
ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesini hiçbir biçimde meşru görmediğimi açıkça belirtmek zorundayım.
Uluslararası hukuk açısından bu müdahale tartışmaya açık değil açıkça hukuka aykırıdır.
Bu bir devletin başka bir devlete karşı hukuka aykırı güç kullanımıdır.
Bu halkların kendi kaderini tayin hakkına doğrudan bir müdahaledir.
Ve bu uluslararası sistem açısından son derece tehlikeli bir emsal yaratmaktadır.
Eğer bu tür müdahaleler meşru kabul edilirse yarın hiçbir ülkenin egemenliği hukuken güvende değildir.
Bunu net biçimde ortaya koymadan yapılacak her analiz eksik ve sorunlu kalır.
Ancak bir hukuksuzluğu teşhis etmek o hukuksuzluğa giden yolu hazırlayan iç dinamikleri görmezden gelmeyi gerektirmez.
Tam tersine kalıcı dersler tam da bu noktada çıkar.
Venezuela bugün sadece bir ülkenin yaşadığı trajedi değildir.
Venezuela ideolojik sloganların yapısal reformların yerini aldığı her coğrafya için bir uyarıdır.
Yaşananları yalnızca emperyalist müdahale başlığına sıkıştırmak gerçeğin önemli bir kısmını karartır.
Aynı şekilde her şeyi serbest piyasa karşıtlığı ile açıklamak da kolaycılıktır.
Asıl mesele hangi ekonomik modeli savunduğunuzdan çok o modeli hangi kurumsal kapasiteyle yönettiğinizdir.
Venezuela’nın temel hatası kamuculuğu kurumsallıkla değil siyasal sadakatle inşa etmesidir.
Devlet büyürken kurumlar küçülmüş, hesap verebilirlik zayıflamış, liyakat yerini bağlılığa bırakmıştır.
Petrol gelirleri yüksekken reformlar ertelenmiş, sorunlar halının altına süpürülmüştür.
Petrol parası kalkınmanın değil siyasal rızanın aracı haline gelmiştir.
Üretim yerine dağıtım sürdürülebilirlik yerine günü kurtarma tercih edilmiştir.
Küreselleşmeye eleştirel mesafe koymak mümkündür ama dünyayla bağları koparmak kırılganlığı artırır.
Venezuela eleştirel entegrasyon yerine sert kopuşu seçmiştir.
Sermaye kaçmış, girişimci küsmüş, nitelikli insan ülkeyi terk etmiştir.
Anti-kapitalist söylemin altında şeffaf olmayan bir rant düzeni oluşmuştur.
Devletin piyasaya müdahalesi düzenleyici değil keyfi hale gelmiştir.
Devlet şirketleri profesyonel yönetilmemiş siyasi aygıta dönüştürülmüştür.
Böyle bir yapı dış baskılara karşı direnç üretemez.
Kurumsal zayıflık dış müdahalelerin hukuki değil ama siyasi zeminini hazırlar.
Bir ülke kendi iç dengesini kaybettiğinde başkaları o boşluğu doldurmak ister.
Bu durum müdahaleyi meşru kılmaz ama mümkün hale getirir.
Venezuela’da yaşananlar reform yapmayan anti-küreselciliğin ne kadar savunmasız olduğunu göstermektedir.
Serbest piyasaya mesafeli olabilirsiniz ama mali disipline sırt çeviremezsiniz.
Kamucu bir model kurabilirsiniz ama hesap verebilirliği yok sayamazsınız.
Kendi kendinizi yönetmeyi savunabilirsiniz ama kurumları çökertirseniz o irade kâğıt üzerinde kalır.
Venezuela’da petrol gelirlerinin yarattığı rant düzeni bize uzak bir coğrafyanın hikâyesi değildir.
O hikâye KKTC’nin uzun yıllardır Türkiye’den aldığı karşılıksız yardımlar üzerinden kurulan siyasal-ekonomik ilişkiyle birlikte okunduğunda son derece tanıdıktır.
Petrol parası Venezuela’da neyse KKTC’de 1974 sonrası kurulan ganimet düzeni ve devamında Türkiye’den gelen kaynaklar KKTC’de odur.
Yani üretimden değil dış kaynaktan beslenen bir rahatlık alanı.
Bu kaynaklar doğru kullanıldığında bir kalkınma fırsatı olabilir.
Ama yapısal reformların yerine geçtiği anda kalkınmanın değil bağımlılığın hammaddesine dönüşür.
KKTC’de yıllardır yaşadığımız tam olarak budur.
Bütçe açıkları reformla değil dış kaynaklarla kapatılmıştır.
Verimsiz kamu yapısı dönüştürülmemiş üzeri parayla örtülmüştür.
Mali disiplin siyasi maliyet doğurduğu için ertelenmiş, kaynak akışı siyasal konfor üretmiştir.
Türkiye’den gelen para ekonomik aklı zorlayan bir destek olmaktan çıkıp vasat siyasetin sigortasına dönüşmüştür.
Bu sigorta sistemi güçlendirmemiş tam tersine kırılganlaştırmıştır.
Tıpkı Venezuela’da petrol gelirlerinin devlet kapasitesini güçlendirmemesi gibi.
Kaynağın sürekliliği reform ihtiyacını görünmez kılmıştır.
Günü kurtaran bütçeler geleceği ipotek altına almıştır.
Kamu harcamaları kalıcı gelirle değil dış destekle finanse edilmiştir.
Bu da siyaseti zor kararlar almaktan muaf kılmıştır.
Üretim ekonomisi ertelenmiş verimlilik tartışmaları ötelenmiştir.
Reform konuşanlar istikrarı bozan aktörler olarak damgalanmıştır.
Oysa gerçek istikrarsızlık reformdan kaçmanın ta kendisidir.
KKTC’de Türkiye’den deniz altından borularla taşınan kaliteli suyun verimli işletilmesini sağlayacak sistemin kurulması da protokollerde öngörülen ekonomik açılımlar da yaklaşık yirmi yıldır askıda tutulmaktadır.
Bu alanlar yapısal reformların en somut ve en hayati başlıkları olmasına rağmen siyasal irade tarafından sürekli ertelenmiştir.
Bu ertelemenin bir kısmı ideolojik reflekslerle bir kısmı ise kurulu düzenden memnun olanların konfor alanını koruma isteğiyle açıklanabilir.
Ancak sonuç değişmemiştir.
KKTC yapısal reformlara direnmiştir.
Bu direnç sistemi iyileştirerek gelecekte de var olabilme perspektifinden bilinçli bir kaçıştır.
Yaklaşık on yıl kadar önce bu tartışmalar sürerken bu reformları yapmazsak üzerimizden buldozer gibi geçecekler diye defalarca uyardığımı hatırlıyorum.
Bu alanlarda daha esnek, daha akılcı, daha kurumsal bir yaklaşım geliştirelim diye yalvardığımı da.
Ne yazık ki son on yılda yaşadıklarımız bu kaygıların abartı olmadığını acı şekilde gösterdi.
Daha 31 Aralık günü, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla onaylanan protokolle yerli internet servis sağlayıcılarını fiilen yok eden bir düzenleme hayata geçirildi.
Fiber optik altyapı ve işletmesi yerel kurumsal yapı güçlendirilmeden, rekabetçi bir model kurulmadan Türk Telekom’a devredildi.
Üstelik bu adım KKTC Anayasası’nı da hiçe sayan bir yöntemle atıldı.
Bu tablo reformdan kaçmanın bedelinin nasıl ödendiğini açıkça göstermektedir.
Siz kendi kurumlarınızı güçlendirmezseniz başkaları sizin adınıza karar verir.
Siz küresel sistem içinde aktif, üretken ve kurumsal bir aktör olmazsanız pasif bir uygulama alanına dönüşürsünüz.
Kendi kendini yönetme sadece söylemle değil kurumsal kapasiteyle korunur.
Bizim yapmamız gereken şey kurumlarımızı güçlendirerek küresel sistem içinde aktif bir şekilde yer almaya çalışmaktır.
Değişime direnmek akıl kârı değildir.
Direnç güç üretmiyorsa sadece zaman kaybettirir.
Venezuela’nın petrol rantı nasıl ki kurumsal çürümeyi hızlandırdıysa KKTC’de reformlardan kaçış da benzer bir kırılganlık üretmektedir.
Kaynağı siz üretmiyorsanız o kaynağın kullanım koşullarını da siz belirleyemezsiniz.
Egemenlik ya da kendi kendini yönetme sadece bayrakla değil bütçeyle, altyapıyla, kurumsal kapasiteyle ölçülür.
Mali ve kurumsal olarak ayakta duramayan bir yapı siyasal olarak da bağımsız hareket edemez.
Bu gerçek ne Venezuela için yenidir ne KKTC için sürprizdir.
Asıl soru şudur:
Bu kaynakları ve bu ilişkileri reformun gerekçesi mi yapacağız yoksa reformdan kaçışın bahanesi mi?
Venezuela’nın düştüğü yer bu soruya yanlış cevap verdiği yerdir.
KKTC’nin hâlâ bir şansı varsa o da aynı hatayı tekrarlamamakla mümkündür.
Türkiye’den gelen destek yapısal dönüşümün ikamesi değil katalizörü olmak zorundadır.
Aksi halde bugün rahatlatan her dış kaynak yarın daha büyük bir kırılganlığın temelini atar.
Venezuela bize şunu hatırlatıyor:
Rantla ayakta kalan siyaset ilk sarsıntıda hem meşruiyetini hem direncini kaybeder.
Dış müdahaleler çoğu zaman içeride ertelenen reformların faturasını tahsil etmeye gelir.
Biz bunu zaten son yıllarda yoğun şekilde deneyimleyerek Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu durumdan memnun olmadığımızı açıkça ilan ettik.
Beş Yıllık Yol Haritasıyla Kırılganlıktan Güce
Bu tablo karşısında yapılması gereken şey ne yakınmak ne de suçu sadece dış aktörlere atmaktır.
Yapılması gereken beş yıllık net bir yol haritasıyla KKTC’yi kırılganlıktan çıkaracak bir dönüşümü başlatmaktır.
Birinci öncelik mali disiplini yeniden tesis etmek ve bütçeyi gerçeklerle yüzleştirmek olmalıdır.
Gelire dayanmayan harcama alışkanlığı terk edilmeli kamu maliyesi şeffaflık ve hesap verebilirlik zeminine oturtulmalıdır.
Devamında kamu yönetiminin kurumsal kapasitesini güçlendirmeye odaklanmak gerekir.
Liyakat esaslı atama sistemi, performans ölçümü ve bağımsız düzenleyici kurumlar bu dönemin omurgasını oluşturmalıdır.
Üçüncüsü üretim ekonomisine geçişin somut adımları atılmalıdır.
Su, enerji, iletişim ve lojistik gibi stratejik alanlar verimli işletme modelleriyle ekonomiye katma değer üretecek şekilde yapılandırılmalıdır.
Güçlenen mali yapıyla girişimciliğin desteklenmesi ve reel sektörün güçlendirilmesi hedeflenmelidir.
Bu dönemde küresel sistemle daha akılcı ve aktif bir entegrasyon hedeflenmelidir.
Dijital altyapı, rekabetçi piyasa düzenlemeleri ve bölgesel iş birlikleriyle KKTC kendi ayakları üzerinde durabilen bir ekonomik aktör haline getirilmelidir.
Beş yıllık değişim ve dönüşüm sürecimiz bir toplumsal sözleşmeyle taçlandırılmalıdır.
Sosyal adalet, gelir dağılımı, gençlerin ülkede kalmasını sağlayacak fırsatlar ve sürdürülebilir büyüme bu sözleşmenin ana başlıklarıdır.
Bu yol haritasının özü şudur:
Türkiye’den gelen destek bir bağımlılık ilişkisi değil kurumsal dönüşümün hızlandırıcısı haline getirilmelidir.
Yardımlar reformun yerine değil reformun şartı olarak kurgulanmalıdır.
KKTC pasif bir uygulama alanı değil küresel sistem içinde kendi çıkarlarını savunabilen bir özne olmak zorundadır.
Kendi kendini yönetme ideali kriz anlarında verilen tepkilerle değil kriz gelmeden önce inşa edilen kurumlarla korunur.
Bugün atılmayan her adım yarın başkaları tarafından atılmaktadır.
Ve o adımlar atıldığında artık tartışma zemini kalmamaktadır.
Bu nedenle değişim bir tercih değil var olmanın ön koşuludur.
Beş yıllık yol haritası sadece ekonomik bir program değil siyasal ve kurumsal bir yeniden kuruluş çağrısıdır.
KKTC’nin geleceği değişime direnenlerin değil değişimi yönetenlerin ellerinde şekillenecektir.