
Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın “Cumhurbaşkanlığı’nda 100 Gün” basın toplantısında yer alan bir kesit bir süredir bulanıklaşan tartışma zeminini berraklaştıran bir açıklık taşıyor.
Ben o toplantıyı izlerken bu netliği açık biçimde hissettim.
Bu yazı o kesitin bende uyandırdığı netlik duygusunu kayıt altına alma ve üzerine düşünme denemesidir.
Son dönemde iki farklı uçtan yükselen eleştiriler üzerinden hem Cumhurbaşkanlığı makamının hem de halk iradesinin sorgulandığı bir algı zemini oluştu.
Bir tarafta iki devletli çözüm savunucuları yer alıyor.
Onlar federasyon zeminini tükenmiş kabul ediyor ve yeni gerçekliğin iki devlet olduğunu savunuyor.
Bu yaklaşım keskin ve net görünüyor.
Aslında yaptıkları şey çok basit:
On yıllardır sağ siyasetin içini boşaltan kolaycılığın yani sırtını Ankara’ya yaslama zihniyetinin bir tezahürü olarak bu söylemleri doktrin şekilde dile getiriyorlar.
Ancak uluslararası meşruiyet denklemine, BM parametrelerine ve yerleşik diplomatik çerçeveye temas etmeyen bir strateji kalıcı sonuç üretmiyor.
Duygusal kopuş kısa vadeli rahatlama sağlıyor.
Kurumsal ve çok katmanlı diplomasi ise sürdürülebilir sonuçlara kapı aralıyor.
Diğer tarafta federasyon yanlısı çevreler bulunuyor.
Onlar zaman zaman Kıbrıs Rum liderliğinden gelen ve kamuoyunda kulağa hoş gelebilecek önerilerin hızla kabul edilmesini bekliyor.
Oysa liderlik her olumlu görünen öneriyi alkışlamak yerine belirlenmiş metodolojiye uygunluk açısından soğukkanlı biçimde değerlendirmeyi gerektiriyor.
Erhürman’ın kendi çerçevesi nettir.
Siyasi eşitlik güvenceye bağlanmadan ilerleme sağlanmaz.
Bu çerçeveyle uyuşmayan kısa vadede sempati yaratabilecek öneriler karşısında sergilediği mesafeli tutum bazı çevrelerce gereksiz temkin olarak yorumlanıyor.
Ben bu tutumu kararsızlık olarak değil metodolojik disiplin olarak okuyorum.
Popüler görünen adımların uzun vadeli sonuçlarını hesaba katmak liderliğin asli niteliğidir.
Basın toplantısındaki o kesit Türkiye’nin iki devletli çözüm söyleminin hangi tarihsel ve siyasal gerekçelere dayandığını açıklıkla ortaya koyuyor.
Daha da önemlisi Erhürman’ın bu gerekçeleri dikkate alarak çözüm perspektifini yapılandırdığını gösteriyor.
Ankara’nın “Rum tarafı siyasi eşitliği ve güç paylaşımını içselleştirmiyor” yönündeki tespiti ile Erhürman’ın kendi müzakere deneyimlerinden süzdüğü değerlendirme arasında güçlü bir örtüşme bulunuyor.
Bu örtüşmeyi ben tecrübeyle güçlenmiş bir gerçeklik okuması olarak görüyorum.
Crans Montana süreci ve dönüşümlü başkanlık konusundaki kategorik ret pratiği bu değerlendirmeyi somutlaştırıyor.
Dolayısıyla burada bir irade çatışmasından çok teşhiste bir paralellik ortaya çıkıyor.
Bu paralellik Türkiye’nin iki devletli çözüm söyleminin seçilmiş Cumhurbaşkanımıza karşı bir tavır olduğu yönündeki kaygıyı da zayıflatıyor.
Erhürman federasyon zeminini savunurken kendi metodolojisine sadık kalıyor ve çözüm perspektifini daha sağlam bir zemine taşıyor.
İki devlet savunucuları bu yaklaşımı gereksiz bir ısrar olarak görüyor.
Federasyon yanlısı bazı çevreler ise daha hızlı ve esnek adımlar bekliyor.
Ben ise liderliğin hız ile sağlamlık arasında doğru dengeyi kurabilme becerisi olduğuna inanıyorum.
Erhürman seçim öncesinde ortaya koyduğu metodolojiyi seçim sonrasında da aynı tutarlılıkla sürdürüyor.
Bu tutarlılığı liderliğin en güçlü göstergesi olarak görüyorum.
Kolay olan bir uca yaslanmaktır.
Zor olan iki uçtan gelen eleştiriyi göze alarak belirlenen zeminde durmaktır.
Bugün yaşananın bu zorlu tercih olduğuna inanıyorum.
Kıbrıs sorunu algı savaşlarıyla değil BM parametreleri çerçevesinde şekillenen gerçekçi ve sabırlı bir stratejiyle ilerliyor.
Cumhurbaşkanı Erhürman’ın Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile gerçekleştirdiği görüşme ve o görüşmede kendisine gösterilen diplomatik ilgi bu stratejinin karşılık bulduğunu gösteriyor.
Uluslararası zeminde ciddiye alınan bir liderlik yürütülen metodolojinin sağlamlığını da teyit ediyor.
Seçtiğimiz liderin yürüttüğü çizgi karşılıksız değildir.
Uluslararası diplomasi tutarlı ve öngörülebilir liderliğe değer verir.
Erhürman’ın ortaya koyduğu metodoloji tam da bu niteliği taşımaktadır.
Bu nedenle seçtiğimiz lidere güvenmek ve desteğimizi sürdürmek stratejik bir tercihtir.
Çünkü çözümün yolu sabırlı, tutarlı ve uluslararası zeminde karşılık bulan bir liderlikten geçmektedir.