Barışın Ekonomisi, Ekonominin Barışı

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 27-29 Temmuz tarihlerinde Kıbrıs’a planlanan ziyareti, sıradan bir diplomatik temas olarak görülmemelidir.

Yaklaşık on altı yıl sonra görevdeki bir BM Genel Sekreteri’nin adaya gelmesi, uluslararası toplumun Kıbrıs sorununu yeniden stratejik gündeminin üst sıralarına taşıdığını göstermektedir.

Asıl soru şudur:

Bu ziyaret yeni bir sürecin başlangıcını mı oluşturacak, yoksa görev süresinin son dönemindeki önemli diplomatik girişimlerden biri olarak mı kalacak?

Bugün bunun kesin bir yanıtı yok.

Asıl üzerinde durulması gereken konu ise bundan daha geniştir.

Kıbrıs sorunu yıllardır çözülemedi.

Buna karşılık dünya yerinde durmadı.

Doğu Akdeniz’in jeopolitiği değişti.

Avrupa’nın güvenlik anlayışı yeniden şekillendi.

Enerji denklemi yeni bir boyut kazandı.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri yeni bir zemine oturmaya başladı.

Kıbrıs ise bütün bu dönüşümün tam merkezinde bulunuyor.

İşte bu nedenle statükoya yalnızca mevcut durum olarak bakmak büyük bir yanılgıdır.

Statüko durağan bir yapı değildir.

Her geçen gün yeni askeri dengeler kuruluyor.

Yeni ekonomik ortaklıklar gelişiyor.

Yeni enerji koridorları oluşuyor.

Kıbrıs sorunu çözümsüz kaldıkça bu gelişmeler Kıbrıslı Türklerin geleceğini doğrudan etkiliyor.

Çözüm üretmeyen her gün, statükonun maliyetini biraz daha artırıyor.

Dolayısıyla çözüm arayışı yalnızca Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar açısından önem taşımıyor.

Doğu Akdeniz’in istikrarı, Avrupa’nın güvenliği, enerji arz güvenliği ve bölgesel iş birliği açısından da stratejik bir gereklilik haline geliyor.

Son günlerde gündeme gelen “stratejik plan” tartışmalarına da aynı sağduyuyla yaklaşmak gerekir.

Henüz kamuoyuna açıklanmış resmi bir BM önerisi bulunmuyor.

Basına yansıyan bilgiler üzerinden kesin hükümler vermek sağlıklı bir yaklaşım olmaz.

Odaklanılması gereken nokta planın adı değildir.

Önemli olan içeriğidir.

Çünkü Kıbrıs’ta yıllardır kavramlar tartışıldı.

Federasyon…

Konfederasyon…

İki devlet…

Oysa belirleyici olan, kurulacak yapının Kıbrıslı Türklerin siyasi eşitliğini, güvenliğini, etkin karar alma hakkını ve Avrupa Birliği içerisinde onurlu geleceğini güvence altına alıp alamayacağıdır.

Bu nedenle çözüm yanlısı kesimlerin önceliği, herhangi bir taslağı peşinen savunmak ya da reddetmek olmamalıdır.

Talep edilmesi gereken çerçeve açıktır.

Siyasi eşitlik güvence altına alınmalıdır.

Müzakereler sonuç odaklı ve takvimlendirilmiş olmalıdır.

Tarafların yükümlülükleri ile elde edecekleri kazanımlar eş zamanlı ilerlemelidir.

Karşılıklılık güvenin temelidir.

Bugün Kıbrıslı Türklerin önündeki temel mesele de budur.

Çözümü istemek önemli bir iradedir.

Nasıl bir çözüm istendiğini ortaya koymak ise sürecin en kritik aşamasıdır.

Nasıl işleyecek?

Hangi kurumlar kurulacak?

Yetkiler nasıl paylaşılacak?

Ekonomik geçiş nasıl yönetilecek?

Avrupa Birliği hukuku nasıl uygulanacak?

Mülkiyet sorunu hangi mekanizmalarla çözülecek?

Toplum bütün bu soruların yanıtını bilmelidir.

Geçmiş deneyimler önemli bir ders verdi.

Belirsizlik güven üretmez.

Güven ise öngörülebilirlikle inşa edilir.

Bu ziyaret, çözümün ekonomik boyutunu yeniden gündemin merkezine taşıma potansiyeli taşımaktadır.

Çünkü Kıbrıs sorunu aynı zamanda ekonomik bir sorundur.

İzolasyonların yarattığı maliyet…

Küçük ve parçalanmış piyasa…

Yüksek finansman maliyetleri…

Yetersiz doğrudan yabancı yatırım…

Hayat pahalılığı…

Rekabet gücü sorunu…

Bütün bunlar mevcut statükonun ürettiği yapısal sorunlardır.

Kapsamlı bir çözüm elbette bütün ekonomik sorunları bir gecede ortadan kaldırmayacaktır.

Kötü yönetim, plansızlık, verimsizlik ve kamu maliyesindeki sorunlar güçlü reformlarla aşılacaktır.

Ancak çözüm, bugün sahip olamadığımız birçok imkânın önünü açabilir.

Daha büyük bir pazar…

Avrupa Birliği’nin ekonomik alanına tam erişim…

Daha düşük siyasi risk…

Daha fazla yatırım…

Daha uygun finansman…

Enerji alanında yeni iş birlikleri…

Yeni ihracat fırsatları…

İşte çözümün ekonomik değeri burada ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle çözüm süreci yalnızca diplomatik bir başlık olarak ele alınmamalıdır.

Aynı zamanda kapsamlı bir kalkınma stratejisinin en önemli parçası olarak görülmelidir.

Önümüzdeki günlerde sert açıklamalar duyacağız.

Karşılıklı suçlamalar artacak.

Maksimalist söylemler yeniden gündeme gelecek.

Tam da böyle dönemlerde çözüm isteyenlerin sorumluluğu, gerginliği büyütmek yerine ortak zemini güçlendirecek bir dil üretmektir.

Müzakere masaları önce kullanılan dille kurulur.

Sonra siyasi iradeyle sonuç verir.

Yaklaşan genel seçimler bu nedenle yalnızca yeni hükümeti belirleyecek bir seçim olmayacaktır.

Aynı zamanda ülkenin önümüzdeki yıllarda nasıl bir ekonomik ve siyasi yön izleyeceğine ilişkin bir tercih olacaktır.

Ekonomiyi konuşurken Kıbrıs sorununu görmezden gelen bir yaklaşım eksik kalacaktır.

Kıbrıs sorununu konuşurken ekonomiyi ihmal eden bir yaklaşım da ülkenin ihtiyaçlarına cevap üretemeyecektir.

Ülkenin ihtiyaç duyduğu şey, ekonomi ile Kıbrıs sorununu birbirine alternatif olarak gören değil, birbirini tamamlayan politikalar üretebilen bir yönetim anlayışıdır.

Çünkü yatırım ortamından finansman maliyetlerine, ihracattan enerjiye, turizmden yükseköğretime kadar birçok ekonomik başlık doğrudan Kıbrıs sorunundan etkilenmektedir.

Aynı şekilde, çözüm gerçekleşse de gerçekleşmese de üretimi artırmayan, kamu maliyesini güçlendirmeyen, hukukun üstünlüğünü sağlamayan ve eğitime yatırım yapmayan bir ülke beklenen refahı oluşturamaz.

Bu nedenle seçmenin önündeki temel soru artık yalnızca “Kıbrıs konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusu olmamalıdır.

Asıl soru, ortaya çıkacak her diplomatik fırsatı ülkenin refahına dönüştürebilecek vizyona ve devlet kapasitesine kimin sahip olduğudur.

İşte bu nedenle yaklaşan seçimlerde yalnızca vaatler değil, bu stratejik bakış açısı da değerlendirilmelidir.

Fırsatlar gelip geçer.

Kalıcı olan, o fırsatları değerlendirebilecek siyasi akıl, kurumsal kapasite ve toplumsal uzlaşıdır.

Barışın ekonomisi ile ekonominin barışı, Kıbrıs’ın ortak geleceğinin adıdır.