Çözüm Perspektifi, Kendi Sistemimizi Güçlendirmek ve Sorumluluk Almak

26 Ağustos 2026 tarihinde, liderler görüşmesi sürerken Kanal T’de Eftal Keser tarafından hazırlanan ve Prof. Dr. Bülent Evre’nin de konuk olarak yer aldığı özel yayına telefonla katılarak görüşlerimi paylaştım.

Yayında önce liderler görüşmesinden beklentilerimi, ardından Kıbrıs sorununda izlenmesi gerektiğini düşündüğüm stratejiyi konuştuk. Tartışma ilerledikçe kendi iç yapımızı güçlendirme, kamu maliyesini toparlama ve bunları çözüm perspektifiyle birlikte ele alma gereğine geldik. Yayının sonunda ise benimle ilgili gündeme gelen milletvekilliği adaylığı haberleri soruldu.

Liderler Görüşmesinden Ne Beklemeliyiz?

Liderlerin bir araya gelmesi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in temaslarının ardından beklenen bir süreçti.

Ben bugünkü toplantıya esas olarak şu açıdan bakıyorum:

Yeni bir çoklu görüşmenin zemini oluşacak mı?

Sonraki adımlar somutlaşabilecek mi?

Müzakere yöntemi ve takvim netleşecek mi?

Liderlerin görüşmesinin ardından bu konularda birtakım emareler görebilecek miyiz?

Gönlümüzden geçen elbette olumlu bir sürecin başlamasıdır. Ancak bunun için tarafların güven yaratıcı önlemler konusundaki samimiyetleri de önemlidir.

Kıbrıs Türk tarafının öncülüğünü üstlendiği yeni metodolojik yaklaşım Türkiye tarafından destekleniyor ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin yaklaşımında da karşılık buluyor.

Bu nedenle önümüzdeki sürece yalnızca “bir görüşme daha yapıldı” gözüyle bakamayız.

Dostlar alışverişte görsün diye bir 5+1 toplantısı yapılmasının kimseye faydası yoktur.

Önemli olan, sonrasında ne yapılacağının somutlaşmasıdır.

Güven Yaratıcı Önlemlerde Samimiyet Sorunu

Kıbrıs Rum liderliğinin güven yaratıcı önlemler konusundaki yaklaşımını ciddi biçimde sorgulamak gerekiyor.

Bir taraftan Kıbrıslı Türklerin kültürel veya sportif faaliyetlerini engellemeye devam edeceksiniz, diğer taraftan dünyaya güven yaratıcı adımlar attığınız yönünde mesajlar vereceksiniz.

Bunun inandırıcı olması çok zordur.

Kimse böyle bir tabloda sizin sürece yapıcı katkı koyduğunuza kolayca güvenmez.

Benim gördüğüm tablo, Kıbrıs Türk tarafının meseleyi gerçekçi bir zemine oturtmak için samimi biçimde çaba sarf ettiği; Kıbrıs Rum tarafının ise geçmişten bildiğimiz birtakım yaklaşımlarla bu sürece zarar verdiği yönündedir.

Bu nedenle bugünkü toplantıdan sonraki adımlara ilişkin olumlu işaretler çıkmasını ümit etmekle birlikte, psikolojik ve siyasi atmosfer açısından fazla iyimser konuşmak kolay değildir.

Rum Tarafının Tutumu ve Bizim Stratejik Hattımız

Kıbrıs Rum tarafı uzun yıllardır bütün süreçleri kendi avantajına kullanmaya çalışıyor.

Müzakereleri zaman zaman bir çatışma alanı gibi algılayarak üstünlük sağlamaya dönük hareket etti.

Özellikle Crans-Montana sonrasında Kıbrıs Türk tarafının kendi pozisyonunu şekillendirmesi de kolay olmadı. Yaklaşık yedi sekiz yıllık bir dönem boyunca bunun iç siyasette de ciddi yansımalarını yaşadık.

Kıbrıs Türk tarafında, Rum tarafının çözüm konusunda samimi olmadığı ve diplomasiyi de bizim aleyhimize kullandığı yönünde ciddi bir kanaat oluştu.

Ancak tam bu noktada çok önemli bir stratejik hata yapmamalıyız.

Kıbrıslı Rumlar çözüm konusunda yan çizerken bizim yapacağımız en büyük hata, dünyada Kıbrıs Türk tarafının da çözümden uzaklaştığı yönünde bir görüntü yaratmaktır.

Biz bir taraftan kendi sistemimizi güçlendirmeye bakmalıyız.

Diğer taraftan da samimi biçimde çözüm isteyen taraf olduğumuzu dünyaya anlatmaya devam etmeliyiz.

Başka bir perspektif bize fayda sağlamaz.

Çözüm perspektifinin dışına çıktığımız zaman, Kıbrıs Rum tarafının sorunlu yaklaşımlarına dolaylı olarak katkı sağlayabilir ve onları haksız oldukları konularda daha güçlü bir pozisyona taşıyabiliriz.

Son Cumhurbaşkanlığı seçiminde Kıbrıs Türk halkının ortaya koyduğu iradeyi de bu çerçevede okumak gerektiğini düşünüyorum.

Bu, ezbere bir çözümcülük arayışı değildi.

Daha yapıcı, daha gerçekçi ve sonuç üretmeye çalışan bir çözüm perspektifiydi.

Artık Havanda Su Dövmek İstemiyoruz

Biz geldik 50’li yaşlara.

Bizden daha büyük kuşaklar bu konuları çok daha uzun yıllardır tartışıyor.

Açık söylemek gerekir ki aynı şeyleri sürekli konuşmaktan yorulduk.

Uzun yıllar havanda su dövdük.

Çözüm istiyor muyuz?

Evet, istiyoruz.

Cumhurbaşkanına güvenimiz var mı?

Evet, var.

Ortaya konulan metodoloji gerçekçi mi?

Bana göre gerçekçi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin ve BM’nin raporlarıyla, ortaya koyduğu yaklaşımlarla bağlantısı var mı?

Var.

Öyleyse bu metodoloji ekseninde ilerleme sağlanması için gerekli çabayı toplum olarak desteklemek gerekir.

Her görüşme sonrasında umduğumuz sonuç çıkmadığında Cumhurbaşkanını başarısız ilan etmeye çalışan propagandalara da stratejik açıdan bakmak gerekir.

Çünkü mesele tek bir toplantının sonucu üzerinden değerlendirilemeyecek kadar önemlidir.

İki Bacaklı Bir Strateji

Benim savunduğum stratejinin iki bacağı var.

Birinci bacak, ortaya konulan metodoloji çerçevesinde yapıcı yaklaşımı sürdürmektir.

İkinci bacak ise kendi iç sistemimizi düzeltmektir.

Yapısal reformlara, mali sürdürülebilirliğe ve daha güçlü bir kurumsal yapıya dört elle sarılmalıyız.

Çünkü mevcut süreç bizi arzuladığımız noktaya, hayalini kurduğumuz Kıbrıs’a ve barışçıl geleceğe istediğimiz hızda yaklaştıramıyor.

O zaman kendi sistemimiz içerisinde yapabileceğimizin en iyisini yapmak zorundayız.

Üstelik bunu yapmak çözüm perspektifinden uzaklaşmak anlamına gelmez.

Tam tersine, kendi sistemimizi güçlendirmek çözüme de hizmet eder.

Kamu Maliyesi Federal Çözüm Politikasının Ekonomik Bacağıdır

Burada özellikle kamu maliyesine dikkat çekmek istiyorum.

Bugün çöken kamu maliyesini düzeltmekten söz etmeyen bir çözüm yanlısı bireyin veya siyasi partinin çözüm için yeterli çabayı gösterdiğini düşünmekte zorlanırım.

Çünkü yarın KKTC’nin içinde bulunduğu mali çıkmaz çözümün de önünde duran bir soruna dönüşebilir.

Bugün başlayan süreç bizi çözüme yaklaştıracaksa, kuzeydeki mali yapının sorunları yarın çözümü zorlaştıran unsurlar olarak tartışılacaktır.

O zaman şu soruyu bugünden sormalıyız:

Kamu maliyesini neden bugünden güçlendirmeyelim?

Hatta bir adım daha ileri gidelim:

Bunu neden federal çözüm politikasının ekonomik bacağı olarak ele almayalım?

Bana göre almak zorundayız.

Kendi sistemimizi güçlendirmeye dönük somut hamleler üretmeden, bu yönde somut başarılar elde etmeden yalnızca çözümü konuşmak artık topluma yeterli gelmiyor.

Çözüm siyasetinin samimiyet testi, sistemimizi güçlendirmek için atacağımız adımlardır.

Kendi Yapabileceklerimize Yoğunlaşmalıyız

Elbette her şey bize bağlı değil.

Enerji güvenliği, bölgede ortaya çıkan güvenlik sorunları, Türkiye ile birlikte hareket etmenin artan önemi ve uluslararası konjonktür gibi birçok unsur var.

Aynı zamanda bölgesel gelişmeler Kıbrıs’ta bir çözüm sürecine duyulan ihtiyacı da artırıyor.

Bütün bunlar özellikle liderlikler tarafından değerlendirilmelidir.

Ben Cumhurbaşkanımızın bu konuda bir eksikliği olduğunu düşünmüyorum.

Kıbrıs’ta çözümün önemli bir alternatif olduğu ve bu yönde daha ciddi çaba sarf edilmesi gerektiği tüm taraflarca görülmelidir.

Bizim üzerimize düşen ise bu süreci desteklerken kendi yapabileceklerimize daha fazla yoğunlaşmaktır.

Kendi sistemimizi düzeltmek.

Kamu maliyesini güçlendirmek.

Yapısal reformları gerçekleştirmek.

Sürdürülebilir bir yapı kurmak.

Çözüm perspektifimizi de kararlılıkla korumak.

Benim Kıbrıs sorununda bugün geldiğim nokta budur.

Adaylık Meselesini Nasıl Değerlendiriyorum?

Yayının sonunda Eftal Keser, o gün bazı haber kanallarında benimle ilgili çıkan adaylık haberlerini de sordu.

İlk anda, biraz da programın doğal akışı içerisinde, “Ne diyelim, hayırlı olsun şimdiden” dedim.

Sonrasında ne kastettiğimi anlatmaya çalıştım.

Ben bu ülkeyi seviyorum.

Bu ülkenin insanını seviyorum.

Siyaseti seviyorum.

Televizyon programlarına katılarak, parti organlarında çalışarak veya başka biçimlerde elimden geldiğince katkı yapmaya çalışıyorum.

Bugün ülke çok zor bir dönemden geçiyor.

Geçmişte iğneyle kuyu kazarak toparladığımız yapının yeniden çöktüğünü düşünüyorum.

Şimdi bu yapıyı tekrar toparlama ihtiyacıyla karşı karşıyayız.

Eğer siyasi partiler ve halkın bütünü bu yönde bir irade geliştirecekse, ben seve seve bunun bir parçası olmak isterim.

Katkı yapmak isterim.

Adaylık konusunu da bu çerçevede değerlendiriyorum.

Buradaki temel mesele benim açımdan kişisel bir adaylık arayışı değildir.

Ülkenin sorunlarının çözümü için gerçekçi yaklaşımlarla ciddi çalışmalar ortaya konabilecek mi?

İçeride yaşadığımız sıkıntıları daha iyi bir noktaya taşıyabilecek miyiz?

Kıbrıs sorunuyla ilgili gelişmeleri de aynı gerçekçilik içerisinde yönetebilecek miyiz?

Benim için mesele budur.

Eğer siyaset bu doğrultuda ilerleyecekse katkı koymak isterim.

Bu yönde bir irade oluşmayacaksa herkes kendi işine gücüne bakar ve hayatına devam eder.

Ben kendi iç dünyamda bu dengeyi kurdum.

Adaylık meselesini değerlendirirken baktığım çerçeve de budur.

Programda ayrıca bana “adaylık için teklif aldınız mı?” diye soruldu.

Burada da yaklaşımımı açık biçimde ifade ettim.

Ben CTP üyesiyim.

CTP üyelerinin aday adayı olma hakkı vardır ve milletvekili adaylarını üyeler belirler.

Parti üyesi olmayan isimler için kontenjan adaylığı çerçevesinde parti teklif götürebilir, istişare edebilir ve kadrosunu güçlendirebilir.

Parti üyesi olan kişilerin ise üyelerin karşısına çıkarak seçilmesi gerektiğini her zaman savundum.

Daha önce katıldığım iki seçimde de bu anlayışla hareket ettim.

Bugün adaylık yönünde bir karar verirsem yine aynı yolu izlerim.

Aday adayı olurum.

Üyelerimizin karşısına çıkarım.

Onlar ne takdir ederse o çerçevede sürece katkımı yaparım.

“Teklif geldi, teklif bekliyorum” gibi bir yaklaşım benim siyaset kültürümde yoktur.

CTP açısından da parti üyelerine ilişkin doğru yöntemin bu olduğuna inanıyorum.

Dolayısıyla adaylık meselesine verdiğim cevap aslında oldukça açık:

Bu ülkenin sorunlarını çözmeye dönük ciddi, gerçekçi ve sonuç üretmeye çalışan bir siyaset oluşacaksa katkı yapmaya hazırım.

Karar verirsem de bunun yolu benim açımdan bellidir.

CTP üyesi olarak aday adayı olur, üyelerimizin iradesine başvururum.