Hükümet ablukayı aşabilecek mi?

Ekonomimiz daralıyor, kamu bütçemizdeki açık büyüdükçe büyüyor.

Zamlar nedeniyle moraller bozuk.

Beklentiler negatif yönlü.

Ekonomideki beklentiler siyasi süreçleri de etkiliyor.

Algı itibariyle toplumsal meşruiyeti geçmişten hesap sorma üzerine kurulu olan dörtlü koalisyon bir anda kendini ekonomik krizin tam göbeğinde buldu.

Ve doğal olarak sudan çıkmış balığa döndü.

Aslında bu kriz bekleniyordu.

Çünkü kapasitesinin üzerinde tüketen bir ekonomi olan KKTC’nin en ufak sarsıntılarda dahi yerle yeksan olma potansiyeli taşıdığı biliniyordu.

Ancak hiçbir zaman siyaset bu sorunu aşmaya odaklanmadı.

Mali disiplin ve yapısal reformlar hep küçümsendi.

2001 yılında Türkiye’deki siyasi ve ekonomik gelişmeler bizde de krizi tetikledi ve burada bir bankacılık krizi yaşandı.

Bu krizin maliyeti KKTC’nin milli gelirinin yarısı kadardı.

O dönemde Türkiye’de dalgalı kura geçildiği için devalüasyon da yaşanmıştı ve Kıbrıslı Türklerin alım gücü yarı yarıya düşmüş, ekonomik durgunluğa girilmiş, milli gelirimiz azalmıştı.

Acıyı dindirme görevi ise Türkiye’ye düşmüştü.

Mali kriz yaşanmasın diye hala daha her yıl Türkiye’nin bütçemize takviye yaptığı da herkesin malumudur.

Dolayısı ile bugüne kadar hep elini taşın altına koyan Türkiye oldu.

KKTC’de siyasi sorumluluk üstlenenlerin elini taşın altına koymasını gerektirmeyen koşullar, beraberinde kronik bir atalet sorunu doğurdu.

Bu sorun Ağustos böceği misali işin hep eğlence kısmına yoğunlaşan bir siyaset kültürünü besledi.

KKTC siyaseti gelecek nesilleri düşünerek karınca gibi çalışmayı lügatinden tamamen çıkardı.

Bu durumu tersyüz etmek ve KKTC siyasetini uykudan uyandırmak üzere 3 yıllık programlar dönemine girildi.

Mali yardım ilişkilerimizde girilen bu yeni dönemi 2009’da Derviş Eroğlu müthiş bir fırsata dönüştürdü.

Geçiş dönemindeki kaostan yararlanarak önce Başbakanlık makamını sonra da Cumhurbaşkanlığını ele geçirdi.

Hemen ardından “LTB dersini” yaşadık.

“Eğer Ağustos böceği gibi eğlenmekten vazgeçip karınca gibi çalışmazsanız LTB gibi devlet de başınıza çökebilir” mesajını almak hiç işimize gelmedi.

Bütçe açığı için talep edilen 200 milyon TL’lik ilave destek gelmeyince çok bilinçli bir şekilde Kıbrıs Türk halkının onuru ve gururu eski sistemi yaşatmak üzere Türkiye’ye karşı bir silaha dönüştürüldü.

Gerçek onurlu duruşun ise rezillik çıkararak Türkiye’den daha fazla para koparmayı deneyen bir toplum olmayı reddetmekten geçtiği toplumdaki sağduyu sahibi insanlarca o süreçte fark edildi.

2013 seçimlerine gidilirken CTP olarak ortaya koyduğumuz “kendi kendine yetebilen bir topluma dönüşme” hedefinin duygusal ve reaksiyoner boyutları bir yana, harcında işte bu kavrayış vardı.

Ancak seçimlerin ardından CTP-DP hükümetinin AK Parti karşıtlığı üzerinden örgütlenmiş sağlı-sollu ve yeni isimlerle takviyeli eski siyaset tarafından ablukaya alınmış olması, mali disiplin bacağı hariç sistemin kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve ekonominin güçlenmesi yönünde atılması gereken adımların hiçbirinin atılamaması sonucunu doğurdu ve momentum yitirildi.

2015 yılında artık siyaset rotasını tamamen kaybetmişti.

Su rezilliğini protokol krizi takip etti.

Aslına rücu eden sistem UBP-DP hükümeti ile rahat bir nefes aldı.

Yalan ve talanla anılan, ekonomiyi güçlendirecek yapısal reformların uygulanması bir yana hiç dillendirilmediği ve üstelik mali disiplin terk edildiği için tarihte ilk kez Türkiye’nin bütçe açığına desteği durdurduğu bir dönem yaşandı.

2 yıl göz açıp kapayıncaya kadar “eğlencenin doruklarında” geçip gitti.

“Karınca gibi çalışmalıyız” diyecek olana meczup gözüyle bakıldığı koşullarda gerçekleşmiş bir seçimin ardından dörtlü koalisyon kuruldu.

Ve son 10 yılda karınca gibi çalışmadığımız için ilk dalgada mali disiplin aracıyla oluşturduğumuz o kumdan kale de yıkıldı.

Gelinen aşamada ise;

Sağlı-sollu abluka siyasetinin hegemonyasını ilan ettiği, Türkiye karşıtlığının ve Türkiye’den kurtulma nağralarının yeri göğü inlettiği mevcut hikâye içerisinde yeni bir hikâye yazmayı denemek dışında dörtlü koalisyonun hiçbir şansı yok.

Dörtlü koalisyonun, Türkiye’ye avuç açmanın değil ama karınca gibi çalışacağımız bir süreci temsilen Türkiye ile imzalanacak yeni protokolün krizden çıkış için tek fırsat olduğunu topluma açıklayabilmesi gerekecek.

Ancak bu sayede beklentiler pozitif yönlü gelişebilir ve ekonomideki daralma tersyüz edilebilir.

Nesnel şartları dikkate almadan zam popülizmi ile sürekli karamsarlık yayan yorumların negatif etkisini ortadan kaldırabilecek tek güç, somut bir yol haritası ve bunu uygulayacağı konusunda ekonomi çevrelerine güven verebilecek bir iktidardır.

Hegemonik abluka siyaseti “bol eğlenceli” yeni bir UBP iktidarı için işlevini eksiksiz yerine getirmekte iken, dörtlü koalisyon karınca gibi çalışacak güçlü bir iktidara dönüşebilir mi?

Ya da Kıbrıs Türk halkı ilanihaye kendi ayakları üzerinde duramasın diye Türkiye bir politika değişikliğine gidip bu abluka siyasetini kendince bir fırsata dönüştürür mü?

Bunları da yaşayıp göreceğiz…

 

haberkibris

Yayın Tarihi 4 Ağustos 2018

CAS Örneği ve 24 Haziran Yerel Seçimleri

Maliye Bakanı Meclis kürsüsünden CAS’ın battığını ve çalışanların ay sonundan itibaren işten çıkarılacağını açıkladı.

CAS bu duruma nasıl geldi?

CTP’nin görevde olduğu 2013-2016 döneminde de CAS ile ilgili geçmişteki yanlış uygulamalardan kaynaklanan ciddi sıkıntılar vardı.

Liberal çevrelerin olası eleştirilerine rağmen Özkan Yorgancıoğlu’nun Başbakanlığı döneminde yer hizmetlerinde hiçbir şirketin piyasanın % 60’ından fazlasını tutamayacağı kararı alınarak CAS korundu.

Maliye Bakanlığı görevini sürdürdüğüm dönemde çalışanların birtakım talepleri olmuştu…

Kardeşim gibi gördüğüm sendika başkanı arkadaşımla görüşürken taleplerine olumlu yanıt verebilmeyi çok isterdim!

Şirketin mali durumunu göz önünde bulundurarak “iyi insan” olmak yerine “vicdanıyla hareket eden insan” olmak zorunda hissettim.

Sonrasında ne oldu?

UBP döneminde Ercan’ın YİD sözleşmesinde yapılan hata nedeniyle CAS’ın Ercan İşletmesine borçları biriktikçe birikti.

Kamuoyunun çok sorguladığı malum 4 yıllık uzatma yapılırken de bu hatadan dönmek akıllarının ucundan dahi geçmedi.

Bugün CAS’ın Ercan İşletmesine borcu 1,5 milyon Euro’yu buldu.

Dahası, UBP, 2 yılda, şirkete 70 istihdam yaptı!

2017 yılında şirketin gelirleri % 30 artarken giderleri % 80 arttı!

Yeni hükümet görevi devraldığında hasta artık ex olmuştu.

Ve hasta şimdi suni teneffüsle dahi yaşatılamayacak durumda…

Bu durumun yerel seçimlere 5-6 gün kala açığa çıkması son derece manidardır.

Belediyeler bugün batık durumdaysa ve bir türlü beklediğimiz hizmetleri alamıyorsak sebebi işte bu hastalıklı siyaset anlayışıdır.

İYİ olmak kolaydır…

Zor olan ADİL olmaktır…

En mükemmel adalet ise VİCDANDIR.

Adaleti ve vicdanı tatile çıkarıp “iyi insan” rolüne soyunan belediye başkanları sayesinde bugün belediyelerimizin bazıları çok zor durumda.

Pazar günü bu bilinçle oyumuzu kullanalım.

CTP’nin yönettiği belediyelerle ilgili toplumumuzda genel anlamda olumlu bir algı oluşması tesadüf değildir.

Hem iyi olmayı hem adil davranmayı hem de vicdanıyla hareket etmeyi başaran belediye başkanı ve belediye meclis üyeleri ile yerel hizmetlerin aksamadan sürdürülmesi mümkün olabilir.

Seçim sonrasında yerel yönetimler reformunu konuşabileceğimiz bir zemine ihtiyacımız var.

Bu zemini yaratabilmek için vereceğimiz her oy çok kritik öneme haizdir.

CTP’nin 4 yıl önceki yerel seçim manifestosunda belediyelerimizin mali disiplinle yönetileceği açıklıkla taahhüt edilmişti.

4 yıllık sürede çok büyük oranda bu taahhüde uyulduğunu gözlemledim.

Bütçe disiplinine sadık kalınması, personel giderlerinin makul düzeyde tutulması, belediye kaynaklarının mali yönetim ilkelerine uygun olarak stratejik önceliklere göre tahsis edilmesi gibi konularda yine CTP’nin taviz vermeyeceğini düşünüyorum.

28 belediyede kim seçilirse seçilsin siyasi partilerin kurumsal olarak böylesi ilkesel konularda sergilediği tavır en belirleyici faktör olmaktadır.

İnanıyorum ki 28 belediyede CTP’ye vurulacak her mühür, yerel yönetimlerimizi ileriye taşıyabileceğimiz zemini güçlendirecek ve umudu yaşatacaktır.

Yerel seçimlere çok kısa bir süre kala yaşanan kötü CAS tecrübesinin vereceğimiz her bir oy ile kentimizin veya beldemizin geleceğini belirleme konusundaki gücümüzü bize tekrardan hatırlatmasını dilerim…

Yerel seçimler ve bazı Afrika ülkelerinden bile geri kanalizasyon altyapımız

Önümüzde yerel seçimler var.

Yerel yönetimler denildiği zaman bütün dünyada akla hemen çevre ve altyapı sorunlarının halli gelir.

Ülkelerin gelişmişlik düzeyini anlamak için bakılan en önemli kıstaslardan biri kabul edilir kanalizasyon.

Bizim mevcut altyapımız toplam su kullanıcılarının yarısına dahi kanalizasyon hizmetlerinin ulaşabilmesine olanak tanımıyor.

28 belediyemizin sadece 10 tanesinin (yarım yamalak) kanalizasyon ağlarına sahip olduğu bilinen bir gerçek.

Gelmiş geçmiş belediye başkanlarımızın eldeki imkânlarla yapabildikleri ortada:

Tanzanya, Sierra Leone, Haiti, Etiyopya, Mali, Somali gibi ülkeler düzeyindeyiz.

Kenya, Uganda, Zambiya, Pakistan, neredeyse bizden ileride!

Başkent Lefkoşa Belediyesi sınırları içerisinde su kullanıcılarının yarıya yakını kanalizasyon hizmeti alamıyor.

İkinci büyük kentimiz olan Mağusa’da da oran yüzde 50 dolaylarında.

Belediye hizmetlerinin çok iyi düzeyde olduğu Gönyeli’de dahi eksikler olduğu söyleniyor.

Girne’de kanalizasyon var ama yok. Su hizmeti alanların yüzde 30-40’ı kanalizasyon hatlarına bağlı ama kentte arıtma yok. Atık su toplanabildiği kadarıyla toplanıp, denize atılıyor. Mevcut hatlar da zaten artan kapasiteyi kaldırmıyor. Atık su toplanmasa belki de sağlık açısından daha iyi olacak.

Hazır söz sağlıktan açılmışken…

Yetersiz kanalizasyon altyapılarının dünyadaki pek çok hastalığın temel sebebi olduğuna ilişkin Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tespitlere meraklıları internetten kolaylıkla erişebilir.

***

Birkaç ay sonra yerel seçimler için sandık başına gideceğiz.

Belediye başkan adayları tek tek televizyonlara çıkıp konuşuyor.

Geçtiğimiz akşam Lefkoşa ve Girne belediye başkanlarının birlikte katıldığı bir televizyon programını izledim.

Sayın başkanların siyasi görüşü farklı ama bir konuda tek ses tek yürek olmuşlar:

“Türkiye ile imzalanan su anlaşması kötü”!

Hararetle bu anlaşmanın “kötülüğünü” anlatıyorlar…

Anlayamadığım bir şey var:

Yönetmeye yeniden talip oldukları kentlere bazı Afrika ülkelerinden bile kötü olan altyapıyı mı layık görüyorlar?

Bu mudur vaatleri?

Yoksa yalvar yakar AB’den 10 yılda 5 milyon Euro destek temin edip iki mahallenin kanalizasyon altyapısını tamamlayınca kendilerini başarılı mı addedecekler?

Kusura bakmayın ama siz Türkiye ile imzalanan anlaşmanın mahiyetini dahi kavrayamamışsınız.

KKTC’deki entegre su yönetiminin daha etkin ve verimli olabilmesi mevzusu, Türkiye’den suyun gelmesi ile birlikte uluslararası boyut kazandı!

Türkiye şunu diyor:

“Altyapı yatırımlarınızı hızlıca tamamlayın ki bizim de katkımızla oluşan su kaynaklarınız çarçur olmasın”.

22 Mart Dünya Su Gününde sizi “su hayattır” pankartlarıyla makamınızda ziyarete gelen küçücük çocuklara anlattığınız o güzel doğrular var ya, işte o mesele…

Ülkemiz için kıt kaynak olan suyu idareli kullanmak için gerekli altyapıyı hızlıca tamamlama konusunda başka bir ülkenin bize akıl vermesine hiç ihtiyaç olmamalıydı ama adamlar yerden göğe kadar da haklı!

Su anlaşmasına ilişkin süreçte yaşanan saçmalıklar, toplumsal düzeyde ortaya konan tavırlar ve ucuz siyasetler, bir Kıbrıslı Türk olarak benim açımdan tam bir utanç vesilesi idi.

Anlaşmayı, ite kaka, utana sıkıla, imzalayabildik.

Adeta insanı siyasetten soğutan tecrübeler yaşadık!

Bu anlaşmanın özü, suyumuzu etkin ve verimli kullanacağımızı, altyapı yatırımlarımızı hızlandıracağımızı, bunun için gerekli finansmanı kendimizin yaratacağını yani Türkiye’ye bu işler için artık avuç açmayacağımızı taahhüt etmemizden ibaretti.

Siyaseten gerisi teferruat…

Türkiye ile ilişkiler konusunda yaratmaya çalıştığınız imajla bu konu özelindeki tutumunuz arasındaki çelişki başlı başına çok büyük bir fiyasko.

Siz bu anlaşmayı kötüleyerek anlaşmanın özündeki taahhüde bağlı olmadığınızı deklere etmiş oluyorsunuz.

O halde 4-5 yıllık sürede kanalizasyon altyapısını yüzde 100 düzeyine çıkarmanın somut projesini de finansmanı ile birlikte bu seçimde seçmene açıklamakla mükellefsiniz.

Teferruat dediğimiz şey ise şudur:

Çıkılacak ihale, ihalenin şartnamesi, belediyelerin mevcut altyapıyı devretmesini müteakip ortaya çıkabilecek olası sıkıntıların aşılması ve benzeri tüm konular.

Tümü de bizim iç işleyişimizle alakalı…

Anlaşmanın özü açısından teferruat olsa da bu esaslı sürecin yerelde kolay bir süreç olacağını kimse iddia edemez.

Tam da bu nedenle hangi adayın seçilmesi halinde bu sürece ne şekilde katkı yapacağının seçim ortamında dikkatle izlenmesi yurttaşlarımız açısından bir zorunluluktur.

Örneğin belediyelerimizin mevcut su birimlerindeki personelinin ihale sonrası süreçteki akıbeti ile imzalanan anlaşma arasında hiçbir bağ yoktur.

Anlaşmada, “İşletmeci, belediyelerin su konusunda hâlihazırda istihdam ettiği personelden öncelikli olarak yararlanır” diye yazdığından, belediyeler batma riski ile karşı karşıyaymış. KKTC’deki hükümet ile belediyeler arasında varılacak mutabakatların detaylarına da mı yer verilmeliydi yani bu anlaşmada? Ne alakası var? Oldu olacak anahtarı Türkiye’ye verelim, burayı Türkiye istediği gibi yönetsin!

Bu gibi söylemlerle, seçmene, “seçilirsem ağlamayan çocuğa meme yok misali ucuz bir pazarlık mantığı ile hükümetle bu meseleyi ele alacağım” mesajı vermiş oluyorsunuz.

“E ama biz bu memleketteki kısır tartışmalardan bıkıp usandık. Hızlıca iş yapılsın istiyoruz” diye bağıran seçmenin oyuna talip değil misiniz yani bu durumda?

“Bu anlaşmayı yürürlüğe sokacak olan hükümet, devletin bazı gelirlerini belediyelere aktarmak zorundadır” diyorsunuz.

Yani, su ve kanalizasyon altyapısına ilişkin süreci yerel yönetimler reformuna, yerel yönetimler reformunu da belediyelerin öne süreceği şartlara hapsediyorsunuz.

Halka altyapı vaat etmesi gerekenler altyapı inşasına şerh koşuyor seçim sathı mailinde.

Üstelik siyaseten kimin kiminle pazarlığa tutuştuğunun anlaşılamadığı tuhaf bir durumla da karşı karşıyayız:

Bu anlaşmayı imzalayan hükümetteki partilerin kapısını aşındırmıyor musunuz siz seçimde desteklerini almak için? Nasıl iştir bu iş? Yoksa yaptığınız görüşmelerde bu partiler size attıkları imzalara ilişkin pişmanlıklarını bildirdi de bizim mi haberimiz yok?

Bu gibi teferruatları seçimden sonra belediyelerimizle hükümetimiz oturur ve anlaşır.

Zaten hangi parti iktidarda olursa olsun, hiçbiri belediyelerin kötülüğünü istemedi, istemez de.

UBP-DP’nin hükümette olduğu bir dönemde sırf belediyeler batmasın diye belediyelerin belirlediği fahiş su fiyatları hükümet tarafından onaylanmadı mı?

Belediyelerin batma riskini ortadan kaldırmak için suyu 2-3 katı fiyata satıp sonra suyun pahalı olmasının sebebi olarak bu anlaşmayı gösterenlerin de en hafif tabirle iyi niyetli olmadığı aşikâr…

***

“İmzalanan su anlaşması kötüdür” diyen adaylar beni ürkütüyor.

Çünkü bu sınavı halk, hükümet, muhalefet, belediye başkanları, muhtarlar, hep birlikte vermek durumundayız.

Bazı Afrika ülkelerinden bile kötü altyapımızdan biz sorumluyuz ve eğer halksak, kendi kendimizi idare etmek arzusundaysak, bu zorlu süreci hep birlikte göğüslemek gibi de bir görevle karşı karşıyayız.

Belediye başkanlığına aday olanları katıldıkları televizyon programlarında izlerken şu cümlelerin kararlı bir ses tonuyla ağızlarından çıkıp çıkmadığına özellikle kulak kabartmakta çok büyük yarar görüyorum:

  • Türkiye ile imzalanan su anlaşması iyidir.
  • Altyapı eksikliklerimizi hızla gidermemiz için doğru bir adım atılmıştır.
  • Bu zorlu süreçte belediye başkanı olarak elimi taşın altına koyacağım ve kentimin altyapı sorunlarının hızla aşılması için gerekli katkıyı sağlayacağım.
  • Bu süreçte görevde hangi parti ya da partiler olursa olsun merkezi hükümetle en üst seviyede istişare ederek belediyemin mali ya da başka yönlerden zarar görmemesini de sağlayacağım.

Halkımız bu seçimde 28 belediye başkanını ve beldelerindeki belediye meclis üyelerini seçerken aslında bir karar verecek.

Bazı Afrika ülkelerinden bile geri kanalizasyon altyapısı ile yola devam mı 4-5 yıl içerisinde tüm su kullanıcılarının yararlanabileceği medeni bir altyapı için kolları sıvamak mı?

Dünya Sağlık Örgütüne göre kanalizasyon altyapısı için yapılan her bir dolarlık harcama ortalama yedi dolarlık ekonomik fayda yaratıyor. Kanalizasyon eksikliklerinin turizm, yükseköğrenim, sanayi ve tüm diğer ekonomik sektörler üzerindeki gelişimi engelleyen kısıtlayıcı etkisi hiç yabana atılmamalı.

Yerel seçim sürecinde bu konuda gerekli duyarlılığın oluşmasını, halkımızın su ve kanalizasyon altyapımıza ilişkin çağ atlamamızı onaylayacak kararlara imza atmasını temenni ederim.