Popülizmle Çöktük, Kurallarla Ayağa Kalkarız

19 Mart 2026 tarihinde Genç TV’de yayınlanan Meltem Sonay ile Genç’te Sabah programına konuk oldum.

Bayram arifesinde gerçekleşen bu yayında, yalnızca ekonomik krizin boyutlarını değil, bu krizin nasıl üretildiğini ve neden sürekli derinleştiğini tüm yönleriyle ele alma fırsatı bulduk.

Hükümetin yıllardır sürdürdüğü popülist politikalarla kamu maliyesini nasıl çöküşün eşiğine getirdiği artık açık bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.

Bütçeyi yöneten bir akıl yerine günü kurtaran bir anlayışın bu ülkeye neye mal olduğu somut verilerle ortadadır.

Bu tabloyu ortaya çıkaran süreci değerlendirirken, Türkiye ile kurulan ilişkinin niteliğinin de belirleyici olduğunu ifade etmek gerekir.

Çünkü popülizmi besleyen zemin yalnızca iç dinamiklerle açıklanamaz; kurulan ilişkinin biçimi bu yapının güçlenmesinde etkili olmuştur.

Bu nedenle mesele yalnızca bir ekonomik kriz değildir.

Mesele, bu ülkenin nasıl yönetildiği ve bu yönetim biçiminin hangi tercihlerle şekillendiğidir.

Yönetim Tercihleri ve Popülizmin Sonuçları

Bugün yaşanan ekonomik bozulma, küresel gelişmelerin yarattığı baskıların ötesinde, içeride yapılan tercihlerin doğrudan sonucudur.

Pandemi yaşandı.

Küresel krizler yaşandı.

Bölgemizde gerilimler arttı.

Bu tür gelişmeler dünyanın her yerinde ekonomileri etkileyen dalgalar üretir.

Devlet dediğimiz yapı, tam da bu tür dönemler için vardır.

Belirleyici olan, bu dalgalara karşı dayanıklı bir yapı kurabilmektir.

Krizler kaçınılmazdır, kırılganlık ise bir tercihtir.

Bu ülkede yapılan tercih, mali disiplini güçlendirmek yerine gevşetmek yönünde olmuştur.

Kamu maliyesi, krizlere karşı tampon görevi görmek yerine kırılganlığın kaynağı haline gelmiştir.

Bu nedenle her küresel dalga, bizde daha büyük bir sarsıntıya dönüşmektedir.

Bu tablo tesadüf değildir.

Bu tablo, siyasi tercihlerin doğrudan sonucudur.

Mevcut hükümet, mali disiplini esas alan bir ekonomi politikası inşa etmek yerine, kısa vadeli siyasi kazançları önceleyen popülist politikaları sistematik biçimde uygulamıştır.

Kamu kaynakları, ekonomik dengeyi sağlamak yerine siyasi fayda üretmenin aracı haline getirilmiştir.

Bütçe, teknik bir yönetim aracı olmaktan çıkarak siyasi bir enstrümana dönüşmüştür.

Ortaya çıkan yapı, kendi sınırlarına ulaşmış ve sürdürülebilirliğini kaybetmiştir.

Türkiye ile İlişkilerin Yeniden Tanımlanması

Ve tam bu noktada, meselenin en kritik boyutu ortaya çıkmaktadır.

Bu ülkenin nasıl yönetildiğini belirleyen en önemli faktörlerden biri, Türkiye ile kurulan ilişkinin niteliğidir.

Uzun yıllardır uygulanan yaklaşım, yalnızca ekonomik tercihleri değil, siyasal yapıyı da doğrudan şekillendirmiştir.

Türkiye’nin zaman zaman parti tercihinde bulunması ve bunun ötesine geçerek seçilmiş başbakanların yerine kendi tercih ettiği isimlerin önünü açan müdahaleleri, bu ülkede demokratik siyasetin zeminini zayıflatmıştır.

Bu müdahaleler, yerel siyasette hesap verebilirliği geri plana itmiş, popülist politikaların güçlenmesine alan açmış ve bugün yaşadığımız yapısal bozulmanın en önemli nedenlerinden biri haline gelmiştir.

Bu çerçevede program sırasında ifade ettiğim bir tespit de şuydu:

“Popülizmi Türkiye’nin siyasi yaklaşımları besliyor.”

Bu tespit, mevcut yapının yalnızca iç dinamiklerle açıklanamayacağını, kurulan ilişkinin biçiminin de belirleyici olduğunu açık şekilde ortaya koymaktadır.

Bu gerçeği açık şekilde ifade etmek gerekir.

Türkiye ile işbirliği bu ülkenin en önemli gücüdür.

Ancak bu gücün, kurallı ve ilkelere dayalı bir ilişki modeliyle birleşmesi gerekir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin vereceği en güçlü mesaj, hangi parti iktidarda olursa olsun Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yanında durduğu ve Kıbrıs Türk halkının iradesine saygı gösterdiği yönünde olacaktır.

Bu yaklaşım, siyaseti rekabetçi hale getirir, kurumsal yapıyı güçlendirir ve yönetim kalitesini yükseltir.

Türkiye ile kurulan ilişkinin bu çerçevede yeniden tanımlanması, yalnızca ekonominin değil, demokrasinin de sağlıklı bir zemine oturmasını sağlar.

Güven Krizi ve Devletin Aşınması

Ekonomide yaşanan kırılganlıkları yalnızca mali göstergeler üzerinden okumaya devam ettiğimiz sürece, meselenin özünü kavramak mümkün olmayacaktır.

Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, devlet ile toplum arasındaki güven ilişkisinin aşındığı daha derin bir kırılmanın sonucudur.

Rüşvet iddialarının kamuoyunda güçlü bir karşılık bulmasına rağmen bu iddiaların üzerine kararlılıkla gidilmemesi, yalnızca belirli olaylara ilişkin bir zafiyet yaratmaz; devletin hesap verebilirlik kapasitesine dair ciddi bir sorgulamayı da beraberinde getirir.

Bu sorgulama büyüdükçe, ekonomi yönetiminden kamu yönetimine kadar her alanda hissedilen bir güven boşluğu oluşur.

Bu boşluk, en doğru görünen politikaların dahi etkisiz hale gelmesine neden olur.

İhtiyaç duyulan şey, devletin yeniden ciddiyet kazandığı, kuralların istisnasız uygulandığı ve kamu otoritesinin güven ürettiği bir yönetim anlayışıdır.

Ekonomi, Sektörler ve Çıkış Yolu

Enerji fiyatlarındaki artıştan reel sektörlerde yaşanan daralmaya kadar uzanan geniş bir alanda ortaya çıkan baskılar, mevcut ekonomik yapının ne kadar kırılgan hale geldiğini açık şekilde ortaya koymaktadır.

Turizm ve hellim ihracatı gibi döviz kazandırıcı alanlarda yaşanan belirsizlikler, bu kırılganlığın geçici olmadığını, yapısal bir nitelik taşıdığını göstermektedir.

Ancak bu tabloyu yalnızca sorunların bir toplamı olarak görmek, çözüm kapasitesini de sınırlayan bir yaklaşım olacaktır.

Bu ülkenin sahip olduğu potansiyel, doğru yönetildiğinde bu döngüyü kırabilecek güce sahiptir.

Asıl mesele, bu potansiyelin hangi anlayışla yönetileceğidir.

Güven üretmeyen bir ortamda yatırım kararları ertelenir, mali disiplinin olmadığı bir yapıda kamu kaynakları verimsiz kullanılır ve öngörülebilirliğin sağlanamadığı bir ekonomide hiçbir sektör uzun vadeli plan yapamaz.

Bu nedenle çıkış yolu, güveni yeniden inşa eden, mali disiplini kalıcı hale getiren ve kamu yönetimini kurallı bir zemine oturtan bir politika setinde yatmaktadır.

Tam da bu çerçevede program sırasında özellikle vurguladığım bir nokta vardı:

“Halkla birlikte mali yapıyı düzeltebilecek bir siyasi yapıya ihtiyaç var.”

Bu yaklaşım, ekonomik toparlanmanın yalnızca teknik kararlarla değil, toplumsal meşruiyetle birlikte mümkün olacağını açık şekilde ortaya koymaktadır.

Türkiye ile kurulan ilişkinin kurallı ve şeffaf bir zemine taşınması, bu sürecin en kritik tamamlayıcı unsurlarından biridir.

İç borcun yeniden yapılandırılmasıyla yaratılacak alan, kısa vadede ekonomiye nefes aldırır; bu alanın yapısal reformlarla desteklenmesi ise kalıcı bir toparlanmanın önünü açar.

Karar Zamanı

Bugün gelinen nokta, mevcut yönetim anlayışının sınırlarına ulaştığını ve ertelenmiş sorunların artık taşınamaz hale geldiğini açık şekilde ortaya koymaktadır.

Bu aşama, aynı zamanda bu ülkenin geleceğine dair yön tayininin yapılacağı kritik bir eşiktir.

Bu eşikte yapılacak tercih, yalnızca ekonomik politikaları değil, siyasal kültürü ve yönetim anlayışını da yeniden şekillendirecektir.

Popülizm ile sorumluluk arasında yapılacak tercih, bu ülkenin ya mevcut kırılganlıklarını derinleştireceği ya da yeni bir istikrar zemini kuracağı bir yol ayrımını ifade etmektedir.

Bu tercih, ekonomik aklın güçlendirilmesi, toplumsal vicdanın yeniden inşa edilmesi ve devletin kurumsal kapasitesinin sağlam bir zemine oturtulması anlamına gelir.

Haziran ya da Eylül ayında kurulacak sandık, bu yön tayininin somutlaşacağı bir irade alanı sunacaktır.

Doğru tercih yapıldığında, bu ülkenin yeniden ayağa kalkması güçlü bir siyasal irade ve kararlı bir yönetim anlayışıyla mümkün hale gelecektir.

Bu ülkenin ihtiyacı, popülizmin konforuna yaslanan bir yönetim anlayışından uzaklaşarak, iradeye saygıyı esas alan, kurallarla güçlenen ve toplumu kendi ayakları üzerinde sağlam bir zemine taşıyan bir devlet aklının kararlılıkla inşa edilmesidir.