
Ünal Üstel, “Onlar konuşuyor, UBP çalışıyor” diyerek kendini savunmaya çalışıyor.
Bir hükümetin çalışması zaten görevidir. Asıl sorumluluğu, yaptığı işlerin ülkeyi nereye taşıdığının hesabını vermektir.
Ekonomi güçleniyor mu? Kamu maliyesi sağlamlaşıyor mu? Yurttaş daha iyi hizmet alıyor, gençler bu ülkede gelecek kurabileceklerine daha çok inanıyor mu?
“Çalışıyoruz” demek, bu soruların cevabı olamaz.
UBP, ülkeyi yönetme sorumluluğunu tek tek projelerin uygulayıcılığına indirgiyor. Her imzayı başarı, her açılışı reform, Türkiye ile yapılan her görüşmeyi yeni bir müjde olarak sunuyor.
Oysa bir hastane binasını tamamlamakla sağlık hizmetini iyileştirmek arasında ciddi bir yönetim sorumluluğu vardır. Sağlık çalışanını, ilaç tedarikini, birinci basamağı ve işletme bütçesini birlikte planlamazsanız o mesafeyi kapatamazsınız.
Üstel’in “konuşmak” diye küçümsediği tartışma tam da budur: Hangi işi, hangi öncelikle, hangi kaynakla yapacağız ve halkın hayatında ne değişecek?
Bugünkü çıkmazı anlamak için on, on beş yıl geriye bakmalıyız.
Türkiye ile birlikte orta vadeli program yaklaşımı denendi. 2013–2015 Sürdürülebilir Ekonomiye Geçiş Programı ve ardından 2016–2018 Yapısal Dönüşüm Programı ile mali disiplin, üretim, rekabet gücü ve yapısal reformlar birlikte ele alınmaya çalışıldı.
Bu deneyimin eksiklerini saklayacak değiliz. Kıbrıs Türk siyaseti reformları sahiplenmekte, topluma anlatmakta ve uygulamakta yeterince kararlı davranamadı. Döneme ilişkin ekonomik değerlendirmenin ortaya koyduğu gibi, 2013–2015 döneminde mali disiplin korunmuş, ancak yapısal reformlarda beklenen ilerleme sağlanamamıştı.
Korunması gereken kazanımlar da vardı, aşılması gereken siyasi tutukluk da.
Bana göre asıl kırılma, bu tutukluğa verilen cevapta yaşandı. Reformlar beklenen hızda ilerlemeyince Türkiye tarafı ipleri daha fazla ele almayı denedi. Fakat bu yapılırken ortak program zemini de daraltıldı.
Üç yıllık ekonomik ve mali işbirliği protokollerinin yerini bir yıllık protokoller aldı. Bu tercih, orta vadeli program yaklaşımının terk edilmesiydi. Birlikte birkaç yıl sonrasını planlamak yerine yıllık kaynak akışı, tekil projeler ve kısa vadeli yükümlülükler öne çıktı.
Oysa enerjiyi, sosyal güvenliği, üretimi ve kamu yönetimini dönüştürmek yıllara yayılan kararlılık gerektirir. Reformların sırası, finansmanı ve birbirleriyle ilişkisi vardır. Yıllık protokollere maddeler yazmak bu bütünlüğü kurmaz.
UBP, halkın ihtiyaçlarından hareketle bir program hazırlayıp Türkiye ile ilişkileri bu temelde geliştirebilirdi. Bunun yerine oluşan düzenin siyasi taşeronluğuna razı oldu. Ülkenin üç yıl sonra nerede olacağı sorusunu, sıradaki açılışın ne zaman yapılacağı sorusuna feda etti.
10–15 yıl önce düşünülmüş işlerin el yordamıyla 10–15 yıl sonra uygulanmaya çalışılması da aynı anlayışın sonucudur. Nüfus, fiyatlar, teknoloji ve kamu hizmeti ihtiyacı değişti. Eski bir reform başlığını uygulamaya koymak, bugünün sorununa çözüm üretildiği anlamına gelmez.
Kamu maliyesindeki tablo ortadadır. Hükümetin 2026 bütçe tasarısında öngördüğü açık yaklaşık 25,7 milyar liraydı. Kısa vadeli borçlar ve aylarca geciktirilen yükümlülükler de dikkate alındığında, 6 Aralık sonrasında görevi devralacak hükümetin 40–50 milyar liralık bir mali enkazla karşılaşacağını öngörüyorum.
Mali disiplin iddiasıyla yürütülen bu süreç bizi nasıl böyle bir noktaya getirdi?
Ekonomiyi kendi ayakları üzerinde durabilecek bir yapıya taşıma hedefinden uzaklaşılırken kamu maliyesi de zayıflatıldı. Devletin hizmet üretme gücü azaldı, siyasetin karar alanı daraldı, yurttaşın güveni sarsıldı. Her sıkışıklıkta Türkiye’den ilave kaynak bekleyen düzen yeniden üretildi.
Bu düzen, Türkiye ile Kıbrıs Türk halkı arasındaki ilişkiyi de yoruyor. Bir tarafta “Bu kadar desteğe rağmen neden sonuç alınamıyor?” sorusu, diğer tarafta kendi geleceği üzerinde yeterince söz sahibi olamamanın kırgınlığı birikiyor.
Bu döngüyü değiştirebiliriz.
Kıbrıs Türk halkının 6 Aralık’ta ortaya koyacağı iradeyi bu nedenle önemsiyorum. Bu iradeyle göreve gelecek yönetim, orta vadeli programı, mali disiplini ve yapısal reformları sahiplenerek ülkenin geleceğine yön vermelidir.
Mali disiplinin yurttaşın hayatındaki karşılığı açıktır. İsrafı önlemek, vergiyi adil toplamak, kayıt dışılığı azaltmak ve harcamaları sonuçlarıyla değerlendirmek; sağlık, eğitim ve sosyal koruma için kaynak yaratır.
Yükün adil paylaşıldığı, herkesin gücü oranında sorumluluk üstlendiği bir program, halkın değişim iradesini güçlendirir. Yönetimin görevi, bu kararlılığı daha iyi hizmetlere, güçlenen alım gücüne ve güvenle gelecek kurulabilecek bir ülkeye dönüştürmektir.
Orta vadeli program; reformların sırasını, kaynağını, sorumlu kurumlarını ve ölçülebilir hedeflerini belirler. Bütünsellik ilkesi de bu adımların birbirini güçlendirmesini sağlar.
Elektrik yatırımını arz güvenliği, üretim maliyeti ve yurttaşın faturasıyla birlikte değerlendiririz. Tarım desteğini su, enerji, verimlilik ve ürünün pazara ulaşmasıyla birlikte planlarız.
Maliyetlerdeki düşüşün fiyatlara yansıması için rekabeti gözetir, dönüşümün sonuçlarını bekleyecek gücü olmayan haneleri sosyal politikalarla koruruz. Kayıt dışılıkla mücadeleyi kamu gelirleri ve adil rekabetle, eğitim reformunu üretim ve nitelikli istihdamla buluştururuz.
Sorunlar birbirine bağlıysa çözümler de birbirine bağlı olmak zorundadır.
Bu anlayışı somut bir programa ve yönetim kapasitesine dönüştürerek Türkiye ile yeni bir işbirliği zemini kurabiliriz. Türkiye tarafını da güncellenmiş, çok yıllı kaynak ve reform taahhütlerine dayanan program yaklaşımına yeniden ikna edebilirsek, yeni bir siyasi sürecin kapısı açılacaktır.
Programın Kıbrıs Türk tarafındaki sahibi, halktan yetki alan ve halka hesap veren yönetim olmalıdır. Hedefler birlikte belirlenmeli, ilerleme izlenmeli, aksayan noktalar açıkça konuşulmalı ve program değişen koşullara göre güncellenmelidir.
Böylece ekonomiyi ayağa kaldırabilir, kamu maliyesini düze çıkarabilir ve hizmet kalitesini artırabiliriz. Her somut sonuç, kurumlarımıza ve birlikte başarma gücümüze duyduğumuz güveni büyütür.
Türkiye ile ilişkimizin duygusu da değişebilir. İradesine saygı gösterildiğini ve ortak emeğin hayatını iyileştirdiğini gören bir toplumda kırgınlıkların yerini güven alır. Kader ortaklığı anlam kazanır; günübirlik siyasi çıkarlara ve maddi beklentilere indirgenmeyen bir kardeşlik kök salar.
Bunun başlangıcında halkın hesap sorma hakkını ciddiye almak vardır. Kamu kaynağının nasıl kullanıldığını sorgulamak ve yolsuzlukla mücadele etmek, iyi yönetimin vazgeçilmezidir.
Sayın Üstel, bu sorumluluğu hatırlatanlara “çamur siyaseti” deyip projeleri sıralayarak hesabı kapatamazsınız. Yaptığınız işler, ülkeyi nereye taşıdığınızın hesabını verme yükümlülüğünüzü ortadan kaldırmaz.
“UBP çalışıyor” diyorsunuz. Peki, bu kadar çalışıyorsanız memleket neden dökülüyor?
Kıbrıs Türk halkı bu soruya cevap da istiyor, bu gidişi değiştirecek bir yönetim de. 6 Aralık iradesini, adil ve uygulanabilir bir programa dönüştürmek bizim sorumluluğumuzdur.
Bu ülkenin bunu yapacak insanı, birikimi ve iradesi var.
Şimdi o birikimi ortak bir geleceğe dönüştürme zamanıdır.