Emek En Yüce Değerse Önce Enflasyonu Yenmeliyiz

Asgari ücretin bugünlerde netleşmesi bekleniyor.

Mevcut enflasyon verileri ve uygulanan hesaplama yöntemleri dikkate alındığında artışın asgari %18,37 azami %21,66 aralığında şekillenmesi kuvvetle muhtemel görünüyor.

Görünen o ki artış yine hayat pahalılığı oranı civarında belirlenecek ve tartışma bir sonraki asgari ücret belirleme dönemine kadar rafa kaldırılacak.

Altı ay sonra aynı başlıklarla, aynı cümlelerle, aynı gerilimle bu meseleyi yeniden konuşacağız.

Bu yönetim biçimi kader değildir.

Bu, sorunları çözmek yerine ertelemeyi tercih eden bir ekonomik anlayışın sonucudur.

Ve bu anlayış ülke ekonomisine de ücretli çalışanların refahına da çok ağır bir bedel ödetmektedir.

Asgari ücretin her altı ayda bir hayat pahalılığına endekslenip “ayarlandı” denilmesi, enflasyon sorununu çözmez.

Aksine bu yöntem enflasyonu kalıcılaştırır, belirsizliği artırır ve ücretlinin alım gücünü görünmez biçimde aşındırır.

Ücretli çalışan maaşı arttığı hâlde yoksullaşmaya devam eder.

İşletmeler maliyetlerini öngöremez hâle gelir.

Ekonomi sürekli geçici çözümlerle ayakta tutulmaya çalışılan kırılgan bir yapıya dönüşür.

Asgari ücret yine gündemde ve tartışma yine aynı yerde dönüp duruyor.

Bir yanda geçim sıkıntısı her geçen gün derinleşen çalışanlar diğer yanda maliyet baskısı altında nefesi daralan işletmeler var.

Bu tabloyu değiştirmek zorundayız.

Lokmacı Kapısı’nın güneyinde yaklaşık 700 TL’ye yenilebilen mütevazı bir yemeğin kuzeyde 2000 TL’ye mal olması bir kader değildir.

Bu fark ücretlerden çok daha fazla şekilde maliyetleri şişiren, fiyatları yukarı iten ve rekabet gücünü aşındıran yanlış ekonomi yönetiminin sonucudur.

Ücretleri konuşmak kadar bu fiyat farkını yaratan yapısal sorunları ortadan kaldırmaya odaklanmadıkça ne çalışan rahatlar ne de işletmeler nefes alabilir.

Bu tartışma duygusal reflekslerle değil ekonomik gerçeklerle ele alınmadığı sürece kimseye kalıcı bir çözüm sunmuyor.

Son günlerde iş çevrelerinden gelen değerlendirmeler bu kısır döngünün nedenlerine işaret etmesi bakımından önemlidir.

İş çevreleri açıkça söylüyor:

Asgari ücret meselesi tek başına bir rakam meselesi değildir, ekonomik yapının bütünüyle birlikte ele alınması gerekir.

Ben de yaklaşık altı ay önce kaleme aldığım yazıda aynı noktaya dikkat çekmiştim:

Emek en yüce değerse önce gerçekçi olmalıyız.

Gerçekçilik, “maaş artsın da nasıl olursa olsun” demek değildir.

Gerçekçilik, enflasyonu yok sayarak yapılan ücret artışlarının daha maaş ele geçmeden fiyat artışlarıyla geri alındığını kabul etmektir.

Gerçekçilik, geçim sıkıntısının nedenini sadece düşük ücretlerde değil bu ücretleri hızla eriten hayat pahalılığında aramaktır.

Gerçekçilik, ücret artışını savunurken bu artışın neden kalıcı bir refah yaratmadığını da dürüstçe konuşabilmektir.

Bugün yaşadığımız tablo açıktır.

Hayat pahalılaştıkça asgari ücret artıyor, asgari ücret arttıkça maliyetler yükseliyor, maliyetler yükseldikçe fiyatlar yeniden artıyor.

Bu döngü çalışanı korumuyor aksine satın alma gücünü her turda biraz daha eritiyor.

Bu döngü işletmeyi güçlendirmiyor aksine istihdamı zorluyor ve kayıt dışılığı teşvik ediyor.

Bu döngü kamuyu da rahatlatmıyor çünkü artan fiyatlar bütçe açıklarını büyütüyor.

Asgari ücret artışını enflasyonla mücadelenin ana aracı gibi sunmak büyük bir yanılgıdır.

Asgari ücret, enflasyonun yerine geçemez.

Enflasyonu düşürmeden yapılan her ücret artışı, kalıcı refah değil geçici bir rahatlama sağlar.

Tam da bu noktada KKTC’nin ekonomik yapısına bakmak gerekir.

KKTC’de piyasa mekanizması serbest gibi görünse de ekonomi fiilen kamu ağırlıklı bir yapı üzerinden işlemektedir.

Toplam talebin, gelir dağılımının ve piyasadaki nakit akışının en büyük belirleyicisi devlettir.

Kamu maaşları, kamu alımları, kamu yatırımları ve bütçe açıkları, fiyatların oluşumunda belirleyici rol oynar.

Bu nedenle KKTC’de piyasa fiyatları belirlenirken en etkili faktör özel sektör davranışları değil devletin harcama politikalarıdır.

Devlet harcamaları arttığında talep genişler, talep genişlediğinde fiyatlar yükselir.

Bu ilişki teorik bir varsayım değil günlük hayatın içinde defalarca tecrübe edilen bir gerçektir.

Dolayısıyla enflasyonla mücadelenin ana motoru da doğal olarak devlet harcamalarıdır.

Mali disiplin sıkça yanlış anlaşıldığı gibi maaşları kısmak ya da kamu çalışanlarını hedef almak değildir.

Mali disiplin devletin harcamalarını önceliklerine göre yapması, israfı azaltması ve toplam harcama artış hızını kontrol altına alması demektir.

Devlet harcamalarını enflasyon hedefinin altında tutmak harcamaları dondurmak değil harcama artışının otomatik biçimde enflasyonun üzerine çıkmasını engellemektir.

Bu, verimliliği düşük, tekrar eden, sonuç üretmeyen harcamaların gözden geçirilmesi anlamına gelir.

Bu, kamu alımlarında maliyet-etkinlik ilkesinin esas alınması, ihtiyaç dışı yatırımların ertelenmesi ve kaynakların üretim kapasitesini artıran alanlara yönlendirilmesi demektir.

Kısacası mali disiplin, harcamayı körlemesine kısmak değil harcamayı akılla yönetmektir.

Bu yaklaşımın bir diğer önemli boyutu da kamudaki ücret yapısıdır.

Kamuda düşük gelir grubunda yer alan çalışanların tıpkı asgari ücretliler gibi hayat pahalılığı karşısında korunması sosyal adaletin asgari şartıdır.

Mali disiplin düşük ücretli kamu çalışanlarının alım gücünü aşındırmak anlamına gelmez.

Tam tersine enflasyon yoluyla gizli biçimde yoksullaşmalarını engellemenin tek yolu harcama disiplinini sağlamaktır.

Devlet bütçesini kontrol altına almadan düşük gelirli çalışanları kalıcı olarak korumak mümkün değildir.

Bu nedenle şu gerçeği açıkça ifade etmek gerekir:

Devlet harcamaları kontrol edilmezse maaş artışları çalışanın cebine yansımaz.

Bütçe disiplini bozuldukça fiyatlar yükselir, fiyatlar yükseldikçe yapılan zamlar anlamını yitirir.

Bu koşullarda asgari ücret artışı enflasyonla mücadeleye katkı sunmak yerine onu besleyen bir unsura dönüşür.

Bu yüzden ücret tartışmasının merkezine önce mali disiplin yerleştirilmelidir.

Devlet kendi harcamalarını enflasyon hedefinin altında tutmadan toplumdan fedakârlık bekleyemez.

Devlet israfı azaltmadan, verimsiz harcamaları budamadan ve bütçe önceliklerini netleştirmeden enflasyonla mücadelede inandırıcı olamaz.

Ücret politikası kamu harcamalarında disiplin sağlandığında toplumsal karşılık bulur.

Çalışanı yoksullaştıran bir ekonomi sürdürülebilir değildir.

İşletmeyi ayakta tutamayan bir ücret politikası da sosyal adalet üretmez.

Bu nedenle çözüm sadece “asgari ücret ne kadar artacak” sorusunda değil “devlet harcamaları nasıl yönetilecek” sorusunda yatmaktadır.

Vergi ve prim yüklerinin hafifletilmesi, finansmana erişimin ucuzlatılması ve enerji maliyetlerinin düşürülmesi ücret artışlarının tamamlayıcı unsurlarıdır.

Ancak bu adımların hiçbiri kamu harcamaları enflasyon hedefinin altında tutulmadığı sürece kalıcı sonuç vermez.

Asgari ücret tartışmasını her seferinde aynı cümlelerle yapıyorsak sorun ücrette değil sistemdedir.

Ve o sistemin merkezinde KKTC’de piyasa fiyatlarını belirleyen en güçlü aktör olan devletin harcama davranışı vardır.

Emek gerçekten en yüce değerse onu günü kurtaran zamların değil enflasyonu düşüren, mali disiplini esas alan bir ekonomik aklın merkezine koymalıyız.

Aksi halde bu tartışmayı altı ay sonra, bir yıl sonra, yine aynı cümlelerle ve daha ağır koşullar altında yapmaya devam ederiz.

Yorum bırakın