
Bugün Rauf Denktaş’ın ölüm yıldönümü.
Bu topraklarda bazı isimler yalnızca bir dönemi değil bir toplumun korkularını, reflekslerini ve siyasal sınırlarını da temsil eder.
Rauf Denktaş Kıbrıs Türk halkının varoluş mücadelesinin en zor yıllarının simge isimlerinden biridir.
Onu anmak yalnızca bir lideri saygıyla hatırlamak değildir.
Onu anmak o mücadelenin bize bıraktığı siyasal kültürü, alışkanlıkları ve sınırları da dürüstçe hatırlamayı gerektirir.
Bu yazı bir anma yazısıdır.
Ama aynı zamanda hatırlamanın da bir sorumluluk olduğuna dair bir yüzleşme yazısıdır.
Denktaş ile 2011 yılındaki bir karşılaşmamız üzerinden ne demeye çalıştığımı açıklamak istiyorum.
Kıbrıs Türk toplumu o günlerde yine derin bir mali ve yönetsel darboğazın içindeydi.
Devlet 2008 küresel finans krizinin ardından dünyada öne çıkan mali disiplin merkezli yeni yaklaşımlara kendini uyarlayamadığı için kriz algısının giderek derinleştiği bir sürece sürüklenmişti.
Kamu maliyesindeki açıklar yapısal sorunları görünür kılmış, sistemin nasıl düze çıkarılacağı sorusu toplumun ana gerilim hattına dönüşmüştü.
Bu gerilim ortamında farklı refleksler ortaya çıktı.
Kimileri Türkiye’yi tehdit ederek, elçilik önünde çadır kurarak psikolojik baskı yaratmayı çözüm sandı.
Kurulu düzen mali açıkların Türkiye tarafından kapatılması için herkesin rolünü oynamasını salık veriyordu.
Biz ise başka bir yolun mümkün olduğuna inanıyorduk.
Bu ülkenin daha iyi yönetilebileceğini, bağırarak değil düşünerek, tehdit ederek değil ortak akıl üreterek gösterebileceğimizi savunuyorduk.
Bu düşünceden hareketle Toplumsal Diyalog ve Değişim İnisiyatifi ortaya çıktı.
TDDİ farklı dünya görüşlerinden sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek oluşturduğu sivil bir ortak akıl platformuydu.
Bu yapının içinde Özker Özgür Barış ve Demokrasi Vakfı’nın da yer alması benim için derin bir anlam taşıyordu.
22–23 Mart 2011 tarihlerinde düzenlenen Toplumsal Diyalog ve Değişim Forumu bir iradenin somut ifadesiydi.
Ne idi o irade?
Altmıştan fazla kanaat önderi iki gün boyunca kamunun verimliliğini, kamu maliyesindeki kırılganlığı ve sürdürülebilir bir yapının nasıl kurulabileceğini tartıştı.
Forum liderlik eksikliğinden liyakat sorununa, siyaset kurumuna güvenden adalet duygusunun zedelenmesine kadar pek çok yapısal meseleyi açıkça ortaya koydu.
KKTC–Türkiye ilişkilerinin bağımlılık diliyle değil karşılıklı saygı ve kazan–kazan anlayışıyla ele alınması gerektiği raporun en net tespitlerinden biriydi.
Bu çalışma sürerken Rauf Denktaş’ı da ofisinde ziyaret etmiştik.
Ofisinin kapısından içeri girdiğimizde karşımızda bir siyasal simgeden çok yaşadıklarının yükünü taşıyan bir insan vardı.
Ülkenin içine sürüklendiği ekonomik ve yönetsel tabloyu dikkatle dinlemişti.
Ortaya koyduğumuz çabanın kimseyi hedef almak için değil bu toplumu kendi ayakları üzerinde durabilecek bir noktaya taşımak için olduğunu anlattık.
Bir süre sustu.
Sonra her zamanki ağırbaşlı tonuyla “Bu ülke akılla ayakta kalır” dedi.
O cümle o gün orada söylenmiş sıradan bir cümle değildi.
O cümle sert çatışmaların ardından gelen sessiz bir kabul gibiydi.
O an aynı fikirde olmak zorunda olmadan ve geçmişe takılıp kalmadan aynı gelecek kaygısında buluşmanın mümkün olduğunu hissettim.
Yaşadığımız kriz Denktaş’ın bizzat kurduğu düzenin artık bizi geleceğe taşıyamayacağının bir habercisi gibiydi.
Denktaş hayattaydı ama o düzene en tutarlı ve bedel ödemeyi göze alarak muhalefet edenlerden biri olan Özker Özgür’ü altı yıl önce kaybetmiştik.
Bu eksiklik yalnızca bir muhalif figürün yokluğu değil siyasette bedel ödemeyi göze alan bir ahlaki duruşun kaybıydı.
Denktaş’ı anarken o dönemin koşullarında bedel ödeyen insanları ve verdikleri mücadeleyi unuttuğumuz izlenimi doğmamalı.
Örneğin bugün Özker Özgür’ün torunlarının merak edip anlamaya çalıştıkları Babalar Davası yalnızca iki siyasal figür arasında yaşanmış bir hukuk süreci değildi.
O dava siyasal eleştirinin, ifade özgürlüğünün ve muhalefet etmenin bedelinin ne olabileceğini gösteren tarihsel bir eşikti.
Babalar Davası sürecinde mahkeme yoluyla açık artırmaya çıkarılan ve Denktaş tarafından sahiplenilen bir arsa, torunlara bırakılan veya bırakılamayan mirasın ölçüsü olamaz.
Bir babanın torunlarına bıraktığı asıl miras bir tapuda soyadlarının yazması değil uğruna bedel ödediği mücadelesi olsa gerek.
Bugün Denktaş’ı saygıyla anmak, sadece Özker Özgür’ün değil pek çok insanın farklı düşünüyor diye ödediği bedelleri görünmez kılmak anlamına gelmemeli.
Aksine o bedelleri unutmadan yapılan bir anma gerçek bir olgunluğun göstergesidir.
Bu çocuklara kalan miras belki bir arsa değildir ama toplumsal bakış açısıdır, mücadele azmidir ve aynı zamanda toplum için gerektiğinde karşıtlıkları olgunlukla ele alabilme becerisini kazanmış olmalarıdır.
TDDİ süreci de bizim açımızdan böyle de bir anlam taşıyordu.
Örneğin o sürece katkı sağlayan Ergün Olgun uzun yıllar Denktaş’ın müsteşarlığını yapmış, sağ cenahı temsil eden, devlet geleneğinin içinden gelen bir isimdi.
Onun bu çalışmada yer almasını asıl değerli kılan ise Özker Özgür’ün adını taşıyan bir vakıfla birlikte yani solun demokrasi ve özgürlük mücadelesini simgeleyen bir hafızayla ortak bir geleceğe akıl yoluyla yürümeyi toptan reddetmeyen duruşuydu.
Çözümü beklemeden de yapabileceklerimiz olduğu ortak paydasında buluşmuştuk.
Bu birliktelik TDDİ’nin yalnızca teknik bir reform arayışı değil Kıbrıslı Türklerin sağcısıyla solcusuyla ortak akıl etrafında buluşabileceğini gösteren tarihsel bir irade denemesi olduğunu ortaya koyuyordu.
Tıpkı Erenköy’de olduğu gibi mesele ideolojik kimlikler değil ortak varoluş ve ortak gelecek meselesiydi.
Bu nedenle bu çalışma bir rapordan ibaret değildi.
Bu bir toplumun kendi aklına yeniden güvenme denemesiydi.
Denktaş da bu çabaya burun kıvırmayarak aslında bir olgunluk sergilemiş oluyordu.
Bugün Denktaş’ı anarken, aslında şunu da hatırlamak zorundayız:
Anmak yalnızca geçmişi yumuşatmak değildir.
Anmak geçmişten bugüne hangi yükleri taşıdığımızı ve hangi alışkanlıkları artık geride bırakmamız gerektiğini de görmektir.
2011’de TDDİ ile yakalanan ruh tam olarak buydu.
Bağırmadan, tehdit etmeden, kimseyi düşmanlaştırmadan, bu ülkeyi akılla yönetebileceğimizi gösterme iradesi.
Bugün de yine yeniden geleceğimizi kurtarabilecek tek yol budur.
Toplumun hiçbir kesimini dışlamadan, herkesin bu ülkenin sahibi olduğunu hissedeceği kapsayıcı bir anlayışla hareket etmek.
Kıbrıslı Türklerin sahip olduğu sistemi geleceğe taşıyabilecek birikime, deneyime ve akla sahip olduğunu yeniden kanıtlamak.
Çünkü Rauf Denktaş’ı gerçekten anmak onun ardından yalnızca güzel sözler söylemek değildir.
Bu toplumu akılla ayakta tutma sorumluluğunu üstlenmektir.
Ben onu yaptığımız ziyarette sarf ettiği cümle ile anmayı doğru buluyorum.
Devr-i iktidarında ödenen bedelleri göz ardı etmeden, bedel ödemeden toplumsal değişimin ve gelişimin mümkün olamayacağının da bilinciyle, saygıyla…