
2016 yılında Ulusal Birlik Partisi’nin eşit ortak olduğu hükümet, Türkiye ile ortak mali disiplin hassasiyetleri çerçevesinde hareket ediyordu.
O dönemde temel yaklaşım açıktı.
Cari harcamalar için borçlanmamak kamu maliyesinin temel ilkesiydi.
Maaş ödemek için borç almak hem ekonomik hem de siyasi açıdan yanlış kabul ediliyordu.
Borçlanmadan kaçınmak bir zorunluluk değil bilinçli bir tercih olarak savunuluyordu.
Devletin gelirine göre harcama yapması sürdürülebilirliğin ön koşulu sayılıyordu.
Bugün ise aynı siyasi gelenekten gelen bir başbakanın yine Türkiye ile kurulan ilişki zemininde her ay borçlanarak maaş ödemeyi bir başarı gibi sunması ibretliktir.
Daha da vahimi geçmişte savunulan bu yaklaşımı bugün alaya almasıdır.
Bu tablo sadece Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti açısından değil Türkiye açısından da utanç vericidir.
Bir ülkenin bir dönem mali disiplinle doğru bulunan politikaları bugün aynı ilişki içinde tam tersine çevriliyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır.
Bu bir ekonomi politikası değildir.
Bu günü kurtarma refleksidir.
Ve bu refleks Lefkoşa’da propaganda malzemesi olabilir ama Ankara’nın hanesine itibar kaybı olarak yazılır.
Başbakanın yüksek maaş alanların maaşlarının küçük bir kısmının iki gün sonra ödenmesini bile siyasi saldırı konusu yapması siyaset tarihinde nadir görülen bir bilgisizlik ve pişkinlik örneğidir.
Çünkü aynı siyasi gelenek CTP ile eşit ortak iken borçlanmamayı erdem sayarken bugün borçlanmayı icraat diye anlatmaktadır.
Başbakan ya kamu maliyesinin en temel ilkelerini bilmiyordur ya da biliyordur ama bilmezden gelmeyi tercih ediyordur.
Üçüncü bir ihtimal yoktur.
Devletin maaşları her ay borçlanarak ödediği bir tabloda birkaç günlük sınırlı ve ders nitelikli bir gecikmeyi felaket gibi sunmak ciddi bir itiraftır.
Bu kasada para olmadığını ama vitrinin korunmaya çalışıldığını ilan etmektir.
Kamu maliyesinde kural nettir.
Borçlanma yatırım içindir.
Borçlanma üretken kapasite yaratmak içindir.
Borçlanma gelecekte gelir üretecek alanlar içindir.
Maaş ödemek için borçlanıyorsan bu yatırım değildir.
Bu krizin ta kendisidir.
Ve bu krizi istikrar diye pazarlamak ya cehalettir ya da toplumu hafife almaktır.
Borçlanarak maaş ödemek yüksek maaş alanların maaşlarının küçük bir kısmını iki gün sonra ödemekten çok daha ağır bir mali hatadır.
Birincisi likidite yönetimidir.
İkincisi yapısal iflas yoludur.
Birinde zaman kazanırsın.
Diğerinde geleceği ipotek altına alırsın.
Ama başbakan bu farkı yok saymaktadır.
Ya bilmediği için ya da bilip söylemediği için.
Bir devlet düşünün.
Her ay maaş günü geliyor.
Kasa yetmiyor.
Borç alınıyor.
Faiz ödeniyor.
Sonra çıkılıp “maaşları gününde yatırıyoruz” deniyor.
Bunun adı yönetim değildir.
Bunun adı krizi makyajlamaktır.
Ve krizi makyajlayan siyaset, bedeli geleceğe bırakır.
Asıl sorun burada başlıyor.
Çünkü aynı başbakan birkaç gün önce Meclis’te yüksek maaş alanlara daha az, düşük maaş alanlara daha fazla artış yapılması gerektiğini söylüyor.
Bu söz bugüne kadar izlenen maaş politikasının adil olmadığının açık kabulüdür.
Bu söz anlatılan başarı hikayesinin eksik olduğunun itirafıdır.
Ama aynı başbakan basın toplantısında çıkıp bu maaş artışlarını övüyor.
Bu aynı anda hem savunmak hem düzeltmeye çalışmaktır.
Bu tutarsızlıktır.
Bu plansızlıktır.
Bu günü kurtarma siyasetidir.
Enflasyonla mücadele iddiası olan bir yönetim maaş artışlarını başarı diye pazarlamaz.
Çünkü kamu harcamalarının en büyük kalemi maaşlardır.
Ve devlet harcamaları enflasyon hedefinin altında tutulmadan enflasyon düşmez.
Bunu bilmeyen biri bu koltukta olmamalıdır.
Bilen ama uygulamayan biri ise sorumluluktan kaçıyordur.
Bugün yapılan budur.
Borçlanılmaktadır.
Bu borçlanma normalleştirilmektedir.
Ve bunun adı istikrar gibi sunulmaktadır.
Halk bu bilgisizlikle ve bu pişkinlikle muhatap olmak zorunda değildir.
Toplum borçla dönen bir bütçenin başarı masalıyla avutulamaz.
Devlet günü kurtaran cümlelerle değil geleceği kuran akılla yönetilir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey devlet harcamalarını enflasyon hedefinin altında tutacak, ithal ettiğimiz enflasyonun kalıcılaşmasını engelleyecek, kamu maliyesini borçla değil disiplinle yönetecek, güven veren, tutarlı ve öngörülebilir bir hükümettir.
Mevcut tabloyla bu mümkün değildir.
Derhal erken seçime gidilmelidir.
Bu bir siyasi manevra değil ekonomik zorunluluktur.
Bu bir polemik değil kamu yararıdır.
Gelecek borçla oyalanarak değil cesaretle sandığa gidilerek kurtarılır.
Korkunun ecele faydası yok Sayın Üstel…