
Yaklaşan seçim yalnızca bir iktidar değişimi ihtimalini değil bu ülkenin artık eski alışkanlıklarla mı yoksa akıllı bir devlet aklıyla mı yoluna devam edeceğine dair ertelenemez bir karar anını temsil ediyor.
Bu seçim hükümet değişikliğinden ziyade devlet aklının sınavıdır.
Uzun süredir KKTC’de siyaset mevcut gerçeklikle savaşarak bir şeyleri değiştirebileceği yanılgısı üzerinden ilerliyor.
Oysa Buckminster Fuller’in çok net biçimde söylediği gibi “Mevcut gerçeklikle savaşarak hiçbir şeyi değiştiremezsiniz; bir şeyi değiştirmek için, mevcut modeli işlevsiz kılacak yeni bir model inşa edin.”
Bugün yaşadığımız tıkanıklık bir modelin iflasıdır.
Kamu maliyesinde, enerjide, altyapıda, eğitimde ve turizmde karşı karşıya olduğumuz krizler tek tek hataların değil bütüncül bir yönetim modelinin çöküşünün sonucudur.
Bu nedenle önümüzdeki seçim bir iktidar seçimi değil bir yönetim modeli tercihine dönüşmelidir.
Bugün ülkenin tartışmasız en yakıcı gündemi enflasyondur.
Enflasyonun temel belirleyicileri arasında TL’nin yapısal değer kaybından sonra en büyük payın devlet harcamalarına ait olduğu artık inkâr edilemez bir gerçektir.
Buna rağmen mevcut iktidar kamu harcamalarının enflasyon üzerindeki etkisini bilinçli biçimde görmezden gelmektedir.
Bu görmezden gelme hali teknik bir hata değil siyasal bir tercihtir.
Daha da ibretlik olan harcama kısıntısından söz edilirken bile reelde var olmayan bir kaynağın nasıl dağıtılacağı üzerinden popülizm yapılmasıdır.
Bütçe krizi ortamında sözde bir kaynağın paylaşımı üzerinden siyaset yapmak mali disiplin değil mali hayalciliktir.
Ünal Üstel’in yüksek maaşlardan yapılacak kesinti ile sanki yeni bir kaynak yaratılacakmış gibi yürüttüğü popülist siyaset ibretliktir.
Bu yaklaşım enflasyonla mücadele etmek değil enflasyonu yönetiyor gibi görünmektir.
Kamu maliyesini denge aracı olarak değil dağıtım aracı olarak gören bu zihniyet enflasyonun kalıcı hale gelmesinin başlıca nedenlerinden biridir.
Siyaseti kamu kaynaklarını dağıtma becerisine indirgeyen anlayış bu ülkenin en büyük yapısal sorunudur.
Devletin görevi seçim dönemlerinde kaynak dağıtmak değil kaynakların neden tükendiğini ve nasıl sürdürülebilir hale getirileceğini topluma dürüstçe anlatmaktır.
Mevcut iktidar pratiği devleti zayıflatırken aynı anda her alana müdahale eden fakat hiçbir alanda kalıcı sonuç üretemeyen bir yapıyı normalleştirmiştir.
Zayıf ama her şeye karışan bir devlet en tehlikeli devlet biçimidir.
Bu yapı ne klasik devletçiliğin koruyucu kapasitesine sahiptir ne de neoliberal modelin sözde vaat ettiği etkinliği sağlayabilmiştir.
Tam da bu yüzden geçtiğimiz günlerde Ulaş Barış’ın programında ortaya attığım yeni devletçilik kavramı bir ideoloji değil bir zorunluluktur.
Yeni devletçilik devletin her işi yapması değil hangi işi neden ve nasıl yapacağını bilmesi demektir.
Bu anlayışın sahadaki karşılığı ise akıllı devlettir.
Akıllı devlet popülizmin değil sorumluluğun üzerine inşa edilir.
Akıllı devlet her yere yetişmeye çalışan değil sınırlı kaynaklarını stratejik düğüm noktalarına yönlendirebilen devlettir.
Akıllı devlet dijital araçları vitrin olarak kullanan değil veriyi karar alma süreçlerine bağlayabilen devlettir.
Bugün KKTC’nin ihtiyacı olan şey eskiyle sürekli kavga eden bir siyaset dili değil yeniyi inşa etmeye odaklanan bir yönetim aklıdır.
Bu noktada Sokrates’e atfedilen şu söz içinde bulunduğumuz durumu çarpıcı biçimde özetlemektedir: “Değişimin sırrı, tüm enerjinizi eskiyle savaşmaya değil, yeniyi inşa etmeye odaklamaktır.”
Seçim sonrasında oluşabilecek olası bir iktidar değişikliği ancak bu bakış açısıyla gerçek bir dönüşüm fırsatına dönüşebilir.
Aksi halde değişen sadece aktörler olur alışkanlıklar yerinde kalır.
Yeni dönemin en büyük riski yeni devletçilik söyleminin yeni bir keyfiyet alanına dönüşmesidir.
Kuralın yerini irade kurumun yerini sadakat aldığında ortaya çıkan şey reform değil yeni bir despotizmdir.
Dış müdahaleyle oluşturulan mevcut iktidar yapılanması bize tam da bunu yaşatmıştır.
Bu yüzden ihtiyaç duyulan şey güçlü görünen bir devlet değil sınırlı ama etkili bir devlettir.
Seçim sonrası başarının ölçüsü vaatler değil çalışan kurumlardır.
Bu ülkenin artık günü kurtaran manevralarla, borçla çevrilen bütçelerle ve ertelenen reformlarla kaybedecek zamanı kalmamıştır.
Ve artık asıl soru şudur: Bu ülkede siyaset kamu kaynaklarını dağıtma anlayışından kurtulup akıllı bir devlet kurabilecek mi?