Netlik Arayışı, Çözüm Perspektifi ve Yeni Bir Siyasi Akıl İhtiyacı

Sevgili Özer Kanlı’nın sosyal medya hesabından paylaştığı “Arafta Bırakılan Bir Devlet: KKTC’nin Kararsızlık Sorunu” başlıklı yazısı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin içinde bulunduğu belirsizlik halini güçlü biçimde tarif ediyor.

Bu tespit yerinde.

Bir devlet için en büyük risklerden biri kararsızlıktır.

Bu gerçek hem siyasi hem de ekonomik açıdan son derece anlamlı bir uyarı niteliği taşır.

Ancak tartışmanın geldiği noktada daha dikkatli kurulması gereken bir eşik var.

O eşik “netlik” kavramının nasıl tanımlandığıdır.

Federasyon seçeneğinden vazgeçmeyi “netleşme” olarak tanımlamak, ilk bakışta güçlü bir siyasi duruş gibi görünse de stratejik açıdan ciddi bir daralma üretme riski taşır.

Bir devletin netliği, seçeneklerini azaltmasıyla ölçülmez.

Netlik, seçenekleri yönetebilme kapasitesidir.

Bu nedenle çözüm perspektifi, yalnızca bir müzakere başlığı olarak görülemez.

Aynı zamanda uluslararası alanda var olabilmenin, kendini ifade edebilmenin ve ilişki kurabilmenin en temel aracıdır.

Kıbrıs meselesinin uluslararası niteliği dikkate alındığında, çözüm perspektifini tamamen dışlayan bir yaklaşım diplomatik alanı daraltır.

Bu durum hem KKTC’nin hem de Türkiye’nin uluslararası zeminde hareket kabiliyetini sınırlar.

Dolayısıyla mesele, federasyonu savunmak ya da reddetmek gibi dar bir çerçeveye sıkıştırılamaz.

Asıl mesele, çözüm perspektifini stratejik bir kaldıraç olarak kullanabilmektir.

Ancak bu tartışmanın eksik kalan asıl boyutu burada başlar.

Çünkü siyasi netlik tartışması, ekonomik ve mali bir çerçeve ile desteklenmediği sürece sürdürülebilir bir devlet kapasitesi üretmez.

KKTC’nin bugün karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri, kamu maliyesinin yapısal kırılganlığıdır.

Gelirler ile giderler arasında kalıcı bir denge kurulamıyor.

Gelir üretme kapasitesi hem vergi yapısının dengesizliği hem de kayıt dışı ekonominin büyüklüğü nedeniyle sınırlı kalıyor.

Bu yapı içerisinde “netlik” çağrısı, mali mimari ile desteklenmediği sürece karşılık bulmaz.

Dolayısıyla çözüm tartışması ile eş zamanlı olarak bir mali yeniden yapılanma çerçevesi ortaya konulmalıdır.

Bu çerçevenin ilk ayağı, gelir yapısının güçlendirilmesidir.

Vergi tabanı genişletilmeli, kayıt dışı ekonomi sistem içine çekilmeli ve döviz bazlı gelir kalemleri artırılmalıdır.

İkinci ayağı, harcama disiplinidir.

Kamu maliyesi içinde esnekliği sınırlı olan harcama kalemlerinin payı kademeli olarak azaltılmalı, performans esaslı bütçeleme yaklaşımı benimsenmelidir.

Üçüncü ayağı ise finansman yapısıdır.

Kısa vadeli borçlanma döngüsüne dayalı yapıdan çıkılarak, öngörülebilir ve sürdürülebilir bir borç yönetimi çerçevesi oluşturulmalıdır.

Bu mali mimari kurulmadan, siyasi tercihlerin ekonomik karşılığı oluşmaz.

Burada ikinci kritik başlık devreye girer.

Türkiye ile kurulacak mali ve ekonomik ilişkinin niteliği.

Her ne kadar Türkiye son yıllarda sessiz sedasız bu modeli terk etmiş gibi görünse de bugüne kadar uygulanan yaklaşım ağırlıklı olarak bütçe açıklarını kapatmaya yönelik transferler üzerinden ilerledi.

Bu yaklaşım kısa vadeli rahatlama sağladı.

Ancak yapısal dönüşüm üretme kapasitesi sınırlı kaldı.

Yeni dönemde ihtiyaç duyulan şey, bu ilişkinin yeniden tanımlanmasıdır.

Türkiye’nin sessizlik diliyle verdiği mesajı doğru okuyup dönüşüm için düğmeye basmanın zamanı gelmiştir.

Türkiye ile mali işbirliği pasif transferler üzerinden değil, açık, ölçülebilir ve sonuç odaklı bir çerçeve üzerinden kurulmalıdır.

Yatırımlar ve savunma harcamaları dışındaki kaynak aktarımları belirli reform alanlarına bağlanmalı ve performans kriterleri ile ilişkilendirilmelidir.

Ortak izleme ve değerlendirme mekanizmaları oluşturulmalı, kaynak kullanımının etkinliği düzenli olarak ölçülmelidir.

Bu yaklaşım hem kaynakların verimli kullanılmasını sağlar hem de kurumsal kapasitenin güçlenmesine katkı üretir.

Aynı zamanda KKTC’nin kendi ayakları üzerinde durma kapasitesini artırır.

Bu çerçevede Türkiye ile ilişki bir bağımlılık ilişkisi olmaktan çıkar.

Karşılıklı sorumluluk ve kurumsal işbirliği temelinde yeniden tanımlanır.

Böyle bir yapı kurulmadan, sürdürülebilir bir ekonomik model oluşturmak mümkün olmaz.

Bu yaklaşımın benim için yalnızca teorik bir çerçeve olmadığı bir geçmişi var.

1994 yılında, babamın dönemin Başbakanı Hakkı Atun ile birlikte Tansu Çiller’in huzuruna çıkarak bütçe açığına katkı talep ettiği o an, aslında bugün hâlâ tartıştığımız meselenin özünü içinde barındırıyordu.

Oradan alınan cevap, ülkeye dönüşte Özker Hoca’nın hafızalara kazınan o cümlesiyle ete kemiğe büründü.

“Deniz bitti.”

Bu ifade, yalnızca bir dönemin mali sıkışmışlığını anlatmıyor.

Aynı zamanda bir zihniyet değişimi zorunluluğunu işaret ediyor.

Kendi yağımızla kendi ciğerimizi kavurma gerekliliği, o gün söylenen bir söz olmanın ötesinde, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir stratejik yön çağrısıdır.

Ben yıllardır tereddütsüz bir şekilde bu çağrının aydınlattığı yolda yürümeyi her şeyin önüne koydum.

Bu çağrının doğru anlaşılması gerekir.

Kendi ayakları üzerinde durmak, Türkiye ile mesafe koymak anlamına gelmez.

Tam tersine, Türkiye ile kurulan ilişkinin niteliğini geliştirmeyi gerektirir.

Bu ilişki, sürekli kaynak talep eden bir yapı üzerinden kurulduğu sürece hem KKTC’de yapısal sorunlar derinleşir hem de Türkiye’nin üstlendiği mali yük sürdürülemez hale gelir.

Bunu değiştirmek için sağlıklı, açık ve karşılıklı sorumluluk içeren bir ilişki zemini gerekir.

Ne var ki bu yaklaşımı dile getirmek çoğu zaman niteliksiz ve yüzeysel eleştirilerle karşılanıyor.

“Armut dibine düşmedi” türünden küçümseyici yaklaşımlar, meselenin ciddiyetini kavramaktan uzak bir refleksi yansıtıyor.

Daha da çarpıcısı, her karşılaşmada bıyık altı bir gülümsemeyle dile getirdiğin “Türkiye’cisin diye seni temizlediler” düşüncen, aslında sorunun ne kadar derin olduğunu ortaya koyuyor.

Bu gibi konularda statükodan beslenen yaklaşımlar, sağlıklı bir tartışma zemini üretmek yerine düşünceyi daraltan ve kutuplaşmayı besleyen bir alan yaratıyor.

Bu durum topluma yüksek bir maliyet yüklüyor.

İhtiyaç duyulan şey farklı bir yönelimdir.

Bu dönüşüm, bireysel çıkışlarla sınırlı kalamaz.

Örgütlü ve bilinçli bir mücadele ile ilerleyebilir.

Kıbrıs Türk halkının kendi geleceğini şekillendirme iradesi bu bilinçle güç kazanır.

Türkiye ile ilişkileri doğru zemine oturtan, mali disiplini sağlayan, kurumsal kapasiteyi artıran ve çözüm perspektifini uluslararası alanda etkin bir araç olarak kullanan bir yaklaşım, bu mücadelenin temelini oluşturur.

Mevcut hükümetin yapısal sorunların üzerine gitmeden krizi erteleme taktikleri artık toplumsal sabrı tüketen bir noktaya ulaştı.

Günü kurtarmaya dönük hamleler, geçici rahatlamalar ve sürekli ötelenen reform başlıkları kamuoyunda yalnızca yorgunluk yaratmıyor aynı zamanda geleceğe dair güven duygusunu da aşındırıyor.

Ortaya çıkan tablo, yönetim kapasitesinin daraldığını, siyasi iddianın zayıfladığını ve ülkenin temel meselelerinin sürekli olarak zamana havale edildiğini gösteriyor.

Tam da bu yüzden bugün ihtiyaç duyulan şey yeni bir siyasi akıldır.

Bu siyasi akıl krizleri ertelemeye odaklanan bir refleksle sınırlı kalamaz.

Esas hedefi, sorunları kalıcı biçimde çözmek olan yeni bir yön duygusu üretmek zorundadır.

Türkiye ile ilişkileri doğru zeminde yeniden tanımlayan, bu ilişkiyi kalkınmanın aracı haline getiren, çözümsüzlük koşullarında kendi sistemine sahip çıkan ve aynı zamanda çözüm perspektifini uluslararası alanda etkin biçimde kullanan bir yaklaşım, bu yeni aklın temelini oluşturur.

Sonuç olarak, kararsızlık eleştirisi anlamlıdır.

Ancak bu eleştirinin çözüm perspektifini daraltan bir netlik tanımı ile birlikte ele alınması, tartışmayı ileri taşımaz, aksine sınırlar.

KKTC’nin ihtiyacı olan şey, yalnızca siyasi bir tercih yapmak değildir.

Bu tercihi taşıyacak mali mimariyi kurmak, Türkiye ile ilişkisini bu mimariyi güçlendirecek şekilde yeniden tanımlamak ve çözüm perspektifini stratejik bir araç olarak kullanmaktır.

Gerçek netlik de bu bütüncül çerçeve içinde anlam kazanır.

Yorum bırakın