
Küresel siyasette büyük aktörlerin temel refleksi çoğu zaman yanlış okunur.
Onlar çözüm aramaz denge arar.
Bu denge kimi zaman askeri varlıkla, kimi zaman ekonomik araçlarla, kimi zaman da bilinçli biçimde sürdürülen bir belirsizlikle korunur.
Bu yüzden Trump Grönland’ı isterken Kıbrıs’a aynı gözle bakmaz.
Grönland’da denge mülkiyetle kurulabilir.
Kıbrıs’ta ise denge mülkiyetle değil aktörler arası hassas terazilerle korunur.
ABD açısından Kıbrıs meselesinin merkezinde ada değil Türkiye–Yunanistan dengesi vardır.
Doğu Akdeniz’de hiçbir denklem bu denge göz ardı edilerek kurulamaz.
Türkiye’nin Kıbrıs politikası da bu nedenle mutlak kazanım değil dengeyi kendi lehine tutma ekseni üzerinde şekillenir.
Bu coğrafyada siyaset yüksek sesle konuşma değil ağırlık koyma işidir.
Tablo bu iken Kıbrıslı Türklerin gelecek beklentilerinin nasıl karşılanacağı sorusu bizim asıl meselemizdir.
Kıbrıs’ta son cumhurbaşkanlığı seçiminde kaybeden makamın gerektirdiği sorumluluğu ve ağırlığı taşıyamayan yönetim anlayışıydı.
Ersin Tatar KKTC cumhurbaşkanlığının gerektirdiği dengeyi, öngörüyü ve temsil kapasitesini taşıyamadığı için kaybetti.
Cumhurbaşkanlığı iç siyasetin sloganlarını dış politikaya taşıma makamı değildir.
Bu makam belirsizliği derinleştiren değil belirsizliği yöneten bir akıl ister.
Toplum bunu gördü ve değişim iradesi ortaya çıktı.
Bugün cumhurbaşkanlığından beklenen rol sembolik bir temsil görevinin çok ötesindedir.
Cumhurbaşkanı belirsizliğin nerede duracağını, dengenin hangi eşikte bozulacağını öngörmek zorundadır.
Bu rol bağırarak değil ağırlık koyarak icra edilir.
Bu noktada Tufan Erhürman’ın temsil ettiği yaklaşım önemlidir.
Erhürman belirsizliği inkâr eden bir iyimserliğe de belirsizliği kader gibi kabullenen bir teslimiyete de yaslanmaz.
Hukuku, siyaseti ve uluslararası dengeleri aynı anda okuyabilen bir dil kurar.
Ancak kritik eşik şudur:
Cumhurbaşkanı denge kurar.
Geleceği ise hükümet yani idare anlayışı inşa eder.
Mesele yalnızca kişiler değildir.
Mesele devleti kimin nasıl yönettiğidir.
Bugün Kıbrıs Türk halkının yaşadığı temel sorun yalnızca ekonomik değildir.
Asıl sorun devletin dürüstlüğüne ve adaletine duyulan güvenin aşınmış olmasıdır.
Yeni hikâyenin merkezinde bu nedenle ekonomi kadar ahlak, şeffaflık ve iyi yönetişim olmak zorundadır.
Halk şunu çok net bilir:
İyi yönetişim yoksa kamu kaynakları doğru kullanılmaz.
Kamu kaynakları doğru ve temiz yönetilmiyorsa büyüme de refah da kalıcı olmaz.
Geçmişte çözüm vaadi insanımızı umutlandıran güçlü bir hikâyeydi.
Bu hikâye beklemeyi ve sabrı anlamlı kıldı.
Akabinde bu anlatı iki devlet argümanı ile ikame edilmeye çalışılsa da ne ekonomik olarak ne de gündelik hayat açısından inandırıcı oldu ve tuttu.
Bugün ihtiyaç duyulan şey slogan değil temiz siyasetle başlayan bir hikâyedir.
Ayakları yere basan, halkın kaynaklarına sahip çıkan, israfı değil adaleti esas alan bir iyi yönetişim anlayışını merkezine alan yeni bir hikâye gereklidir.
Burada hikâye denilen şey Kıbrıs Türk halkına belirsizlik içinde de anlam, yön ve refah vaadi sunabilen, bunun temelini de temiz, şeffaf ve hesap verebilir iyi yönetişime dayandıran bütünlüklü bir siyasal ve ekonomik çerçevedir.
Mevcut hükümetin en büyük sorunu tam da buradadır.
Bu idare anlayışı toplumun güvenini kaybetmiştir.
Ülkenin göbeğinde ve herkesin gözü önünde yaşananlar bu güven kaybını derinleştirmiştir.
Başbakanlık müsteşarının ve Merkezi İhale Komisyonu başkanının yargı süreçleriyle anılması iyi yönetişim iddiasını doğrudan boşa düşürmüştür.
Ülkenin en önemli gelir kapılarından biri olan yükseköğretimde sahte diploma skandalı ile anılan isimlerin mevcut idare içinde başbakanla kurdukları ilişkiler üzerinden resmi bir sıfatları olmaksızın kamuda istihdamlar dâhil pek çok alanda etkili olduklarına dair yaygın algı toplumun devlete olan inancını sarsmıştır.
Mesele yargı dağıtmak değildir.
Mesele bu tablonun toplumun gözü önünde yaşanması ve idarenin buna karşı inandırıcı bir mesafe koyamamasıdır.
İyi yönetişim şaibeye mesafe koyabilme kapasitesidir.
İyi yönetişim güveni tesadüfe bırakmamaktır.
Bugün yaşanan tam olarak bunun tersidir.
İşte bu noktada ekonomi meselesi başlar.
Çünkü iyi yönetişim yoksa yatırım gelmez.
İyi yönetişim yoksa döviz geliri artmaz.
İyi yönetişim yoksa kamu kaynakları etkin kullanılmaz.
İyi yönetişim yoksa en doğru ekonomik reçeteler bile karşılık bulmaz.
Yeni hikâye bu döngüyü iyi yönetişim ve doğru ekonomi bilgisi ile kırmak zorundadır.
Bu da şunu ifade eder:
Gelecek olan idarenin yalnızca dürüst olması yetmez.
Ekonomiyi de çok iyi bilmesi gerekir.
Bu toplum için çok büyük bir avantaj olacaktır.
Çünkü ekonomiyi bilen bir idare iyi yönetişimi dışarıdan ithal edilen enflasyonu kalıcılaştırmayacak uygulamalarla birleştirir.
Doğru yere giden kamu parası büyümeyi hızlandırır.
Hızlanan büyüme alım gücünü artırır.
Büyüme borçla şişirilmiş bir büyüme olmamalıdır.
Hedef döviz kazanan, maliyet düşüren ve geliri tabana yayan bir büyüme olmalıdır.
Dijital hizmetler, yazılım ve uzaktan hizmet ihracatı bu nedenle kritiktir.
Bu alanlar tanınma engeline daha az takılır, döviz kazandırır ve gençlere nitelikli iş yaratır.
Döviz kazanan her yeni firma kur baskısını azaltır.
Kur baskısı azaldıkça ithal girdi maliyeti düşer.
Maliyet düşünce fiyat artışları yavaşlar.
Fiyat artışları yavaşladığında aynı maaşla daha çok şey satın almak mümkün hâle gelir.
İşte alım gücü böyle artar.
Enerji maliyetlerinin düşürülmesi de bu hikâyenin ayrılmaz parçasıdır.
Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği yatırımları yalnızca çevre politikası değildir.
Bu yatırımlar otelin, fabrikanın ve esnafın maliyetini düşürür.
Maliyet düştüğünde fiyat baskısı azalır.
Bu da doğrudan yurttaşın cebine yansır.
Turizm ve yükseköğretim nicelikle değil nitelikle büyütülmelidir.
Yatak sayısının artması bir araçtır, turizmi ileri taşıyacak olan ise gelen misafirin yaptığı harcamanın artmasıdır.
Daha fazla öğrenci değil daha kaliteli eğitim ve sıkı denetim esas alınmalıdır.
Bu alanlarda yaratılan her ek döviz geliri bütçeye yük olmadan refah alanı açar.
Bütün bunlar başarılabildiğinde yurttaş şunu hisseder:
Vergimin nereye gittiğini biliyorum.
Devletin parası yandaşlara değil hizmete gidiyor.
İhale adil yapılıyor.
İstihdam liyakatle sağlanıyor.
Bu güven ortamında ekonomi büyüyor.
Büyüyen ekonomi fiyat baskısını azaltıyor.
Ben aynı maaşla daha iyi yaşayabiliyorum.
Halkın sahipleneceği hikâye tam olarak budur.
Ersin Tatar gitti çünkü taşıyamadığı bir makam anlayışının altında kaldı.
Bugün aynı toplum iyi yönetişimi tesis edemeyen ve ekonomiyi bilmeyen bir hükümet anlayışını taşımak zorunda değildir.
Cumhurbaşkanlığında ortaya çıkan değişim iradesi ancak dürüst, şeffaf ve ekonomiyi iyi bilen bir iyi yönetişim anlayışıyla tamamlanırsa anlam kazanır.
Dengeyi kuran bir liderlik ile güveni yeniden inşa eden ve refahı üreten bir yönetim aynı anda var olmadıkça bu ülke ne büyüyebilir ne de nefes alabilir.
Kıbrıs’ta sorun kişiler değildir.
Sorun iyi yönetişimi ve ekonomiyi birlikte hayata geçiremeyen siyaset anlayışıdır.
O anlayış değişmeden ne hikâye inandırıcı olur ne de refah kalıcı.