Okullarda niye tuvalet kâğıdı dahi yok? Öğretmen eksikliklerinin sebebi ne?

Büyükkonuk İlkokulu’nda öğretmen eksikliği nedeniyle velilerin eylem yapacağına dair bir haber okudum az önce.

Alasya İlkokulu’nda da velilerin İngilizce öğretmeni eksikliği nedeniyle eylem yapacağı yönünde bilgiler dolaşıyor sosyal medyada.

Dün de bir okulumuzda tuvalet tamiri için velilerden para toplanmasını eleştiren bir başka haber okumuştum.

Eğitim-öğretim yılının başında medyada yer alan “velilerden tuvalet kâğıdı isteniyor” şeklindeki haberleri okumuştuk.

“Acaba bütçeyi hazırlarken merkezi düzeyde eğitimi ihmal mi ediyoruz?” sorusuna yanıt ararken hızlıca bizim hazırladığımız 2016 bütçe verilerine göz attım.

2016 bütçesinde eğitime ayırdığımız pay yüzde 11,6.

523 milyon 313 bin 200 TL’lik eğitim bütçesi milli gelirimizin yüzde 5,4’ü kadar.

AB ortalamasına baktım.

28 AB ülkesinde ortalama eğitime bütçeden ayrılan pay yüzde 10,8.

Yine 28 AB ülkesinin eğitim bütçelerinin milli gelirlerine oranı ortalama yüzde 5,3.

Bize mali yardım sağlayan Türkiye’ye de baktım.

Türkiye’nin 2016 bütçesinde eğitime ayrılan pay yüzde 3,46.

Eğitim bütçesinin Türkiye’nin milli gelirine oranı ise yüzde 4,23.

 

AB-28

T.C.

KKTC

Bütçedeki pay %

10,8

3,46

11,6

GSYİH’ya oran %

5,3

4,23

5,4

KKTC, T.C. ve 28 AB ülkesinde (ortalama) eğitime ayrılan bütçenin genel bütçedeki payı ve eğitim bütçesinin milli gelire oranı

 

Bütçesinin dörtte birini Türkiye’nin mali yardımları ile karşılayabilen KKTC’nin eğitime ayırdığı bütçe oranı 28 AB üyesi ülkenin ortalamasından da Türkiye’den de daha yüksek. Aynı durum milli gelirle eğitim bütçesi oranları için de geçerli.

Bu verilere rağmen eğitim konusunda aşırı duyarlı olduğu bilinen Kıbrıs Türk halkı, “Bize ne kardeşim oranlardan. Eğitime ayrılan bütçeyi artırın ve bu saçma sapan sorunları çözün” diyebilir.

Kesinlikle sorunların bire bir muhatabı olan yurttaşlarımızın isyanı anlaşılırdır.

Siyasetçiler açısından ise bu oranlar tam bir utanç tablosudur.

Demek ki biz eğitime ayırdığımız bütçeyi etkin kullanamamaktayız.

Yasama ve yürütme birlikte çuvallamış…

Yürütme gerekli yasa ve tüzük değişiklikleri üzerinde çalışıp Meclis’e gerekli düzenlemeleri sevk edememiş. Yasama da bunun hesabını sorabilecek bir yapıya sahip değil yani yaptırım gücü yok denecek düzeyde.

Eğitim özelinde konuşacaksak, eğitimde farklı alanlara etkin kaynak tahsisinin önündeki engelleri tespit edip bütçeyi daha doğru kullanmak siyasetçilerin başlıca görevi değil mi?

Eğitimdeki sıkıntıların sebebi mali kaynak eksikliğinden ziyade yapısal sorunlardır.

Düzenlemelerdeki aksaklıklardan ötürü öğrenci sayısı artmasa dahi sürekli öğretmen açığı doğuran bir sistem kurmuşuz.

Okullarımızın cari bütçesinin velilerden toplanan bağışlarla döndürülmeye çalışılmasının sebebi de esasen bu yapıdır.

Bu sorunları “görebiliyoruz” ancak bir türlü halkı tatmin edecek düzeyde derde deva olamıyoruz.

Türkiye tam gün eğitime geçme kararı alırken biz kamu okullarımızın göz göre göre eriyip gitmesini seyrediyoruz.

Niye böyle oluyor?

Parmağımızın arkasına gizlenmenin bir gereği yok bana göre.

Eğitimde en öncelikli kalem, personel harcamaları…

Yaptığım hesaplamaya göre öğretmen maaşlarına ayrılan kaynak 350 milyon TL’nin üzerindedir.

Bu hesaba göre sadece öğretmen maaşları eğitim bütçesinin yüzde 71’i dolaylarındadır.

Buna bir de Eğitim Bakanlığı’nın idari kadrosunun maaşlarını eklediğimizde neredeyse yüzde 80’e yaklaşıyoruz.

Eğitim bütçesinin yüzde 80’i maaş olan bir yapı çıkıyor ortaya.

Bu durumda eğitimi düzelteceğiz diye öğretmenleri mi fakirleştirelim?

ASLA…

Ancak sorunun kök nedenlerini teşhis edelim ve birbirimizi kandırmaktan artık vazgeçelim.

En önemlisi ise teşhis ettiğimiz kök nedenlere bağlı bir duyarlılıkla eğitime yön vermeye çalışalım.

Kemer sıkmayalım, öğretmenleri fakirleştirmeyelim ancak en azından bu kalemleri daha da artırmaktan imtina edelim.

Çok mu zor bunu yapmak?

İç dinamiklerimizle bunu başaramadığımız ortada…

Örneğin 2016’ya girerken 2011 sonrası istihdam edilmiş öğretmenlerle 2011 öncesi istihdam edilen öğretmenler arasındaki eşitsizliği gidermemiz gerekiyordu.

Sendikalarımız eşitsizliği eleştirmekte ve 2011 sonrası öğretmenlerin de hazırlık ödeneği almasını savunmaktaydı.

Biz dedik ki eşitliği sağlayalım ancak katsayıyı bir miktar düşürerek zaten eğitim bütçesinin çok ciddi bir oranını teşkil eden personel harcamalarını daha da artırmamış olalım.

Kemer sıkmayalım, tasarrufa gitmeyelim ama en azından harcamayı da artırmayalım.

(Hali hazırda hazırlık ödeneği asgari ücretin 1,75’i kadar. Biz bu katsayıyı 1,25’e düşürüp tüm öğretmenlere verilmesini önermiştik).

Olmadı.

Sendikalar itiraz etti.

Hazırladığımız yasal düzenleme Meclis alt komitesinden geri döndü.

İç dinamiklerimiz, karşı karşıya olduğumuz gerçeklerle uyumlu bir düzenlemeyi değil alışılagelmiş düzeni bize dayatmış oldu.

Ne hissettiğimi çok iyi hatırlıyorum.

Sistem bana, “Sen dünkü bugünkü çocuk… Hasbelkader geldin Maliye Bakanı oldun diye bizim çarkımıza çomak sokabileceğini mi zannediyorsun?” demişti.

Öğretmen sendikalarından arkadaşlarla konuyu görüşürken aralarından çok sevdiğim ve samimi bulduğum bir tanesi aleni düşüncesini paylaştı:

“Bu işin bir de seçimi var Sayın Bakan”…

Ben de kendisine, “Biz Vretçalıyız bize tehditle iş yaptıramazsınız” dedim.

Bizimle o dönemde görüşen sendikalar, “2011 sonrası öğretmenlerin de hazırlık ödeneği alabilmesi için yasal düzenleme şart” diyordu.

Sayıştay görüşü de bu yöndeydi.

Hatta Sayıştay’dan bize “2011-2013 döneminde 2011 sonrası öğretmenlere ödenen hazırlık ödeneği maaşlarından kesilsin” şeklinde yazılar da gelmekteydi.

Daha sonra elektrikteki katı tutum nedeniyle protokolü imzalayamadık ve hükümet değişti.

Eğitimde alışılagelmiş düzeni sürdürmek için daha müsait bir ortam oluşmuş oldu.

Hemen o haftadan Sayıştay yeni bir yazıyla 2011 sonrası öğretmenlere de hazırlık ödeneği verilebileceğini hükümete bildirdi!

Ertesi hafta mükâfat olarak Sayıştay başkanı ve üyelerinin maaşlarını artırmak için yasal düzenlemeye gidildi.

Azınlık hükümeti ile sendikalar arasında “mutabakata” varılması ise hiç de zor olmadı.

Hükümet hiçbir yasal düzenlemeye gitmeksizin Sayıştay’ın “yeni” yazısına istinaden 2011 sonrası öğretmenlere de hazırlık ödeneği verecekti, sendikalar da konuşulmuş veya konuşulmamış “mutabakat” gereği hükümeti zorda bırakacak eylemlere gitmeyecekti.

Önce 2015 için ilave 1,5 milyon TL’lik bir harcamaya gidildi.

Ardından da geçtiğimiz hafta içerisinde 2016 için benzer şekilde 1,5-2 milyon TL’lik ilave bir harcama çıktı maliyenin kasasından.

Buna göre 2016 yılında hiç hesapta yokken eğitime 3 milyon TL’nin üzerinde bir ilave kaynak harcanmış oldu.

İç dinamiklerimiz, sorunu çözemedi bilakis büyütmüş oldu.

“Mutabakat” yürürlükte olduğu müddetçe de sorunlar büyümeye devam edecek.

Ta ki gerçek mağdur olan öğrenciler ve velileri iç dinamikleri sarsana kadar!

Tabi o güçleri varsa…

Büyükkonuk ve Alasya ilkokullarındaki eylemler veliler tarafından gerçekleştirileceği için bir nebze de olsa umutlanıyor insan.

Ne üzücüdür ki mekanizma yanlış kurulmuş ve kimse bu yanlış mekanizmaya dokunmayı bırakın, bu mekanizma hakkında konuşmak dahi istemiyor.

Çünkü mekanizma bozulursa ilave kaynak tahsisi ortadan kalkacağı gibi siyasetçilerin bir sonraki seçime dair kaygıları da üst seviyelere çıkacak.

İç dinamiklerimizin neredeyse tüm örgütlü tarafları bu mekanizmadaki rolünü oynar pozisyonunda.

Umut, her şeye rağmen velilerde…

Peki…

Dış dinamiklerimiz bu yapısal sorunları nasıl ele alıyor?

AB ve Dünya Bankası sadece rapor yazıyor.

Bu raporlarda yazılanları hiçbir siyasetçi hayata geçiremez.

Hiç kıvırmadan, “maaşlar fazla, ders sayıları az, gereği yapıla” diyorlar, başka da bir şey ne diyorlar ne de yapabiliyorlar.

En önemli dış dinamiğimiz Türkiye.

O denli ki KKTC bütçesi aslında fiiliyatta Türkiye ile birlikte hazırlanıyor.

Nihayetinde bütçenin dörtte biri onlardan geliyor.

Ekim ayında T.C. Teknik Heyeti’ni misafir ediyoruz. (Bu yıl da önümüzdeki günlerde geleceklerini tahmin ediyorum. Aksi halde zaten azınlık hükümetinin tek başına ayakları yere basan bir bütçe hazırlayabilmesi mümkün değil).

Bakıyorlar eğitim gibi spesifik alanlara ayrılan bütçe gayet yüksek ama sorunlar da boyumuzu aşmış.

Biz “bütçeyi artıralım” dedikçe bileniyorlar.

Kendi ülkelerinde bu kadar hazırlık ödeneği verilmiyor örneğin öğretmenlere.

“Kaldırın şu hazırlık ödeneğini” deyiveriyorlar haliyle.

Biz, “gerçekçi olalım, sosyal sorunlara sebebiyet vermeyelim” deyip ikna ediyoruz.

Üstüne üstlük bir de söz veriyoruz:

“Merak etmeyin, en azından harcamanın artmaması için gerekli tedbirleri alacağız”…

Sonra siyasi istikrarsızlık oluyor, hükümet değişmese bile Maliye Bakanı eşekbaşı olduğu için yüce Meclis’te komitedeki uzman siyasetçilerce pek dikkate alınmıyor veya hükümetler değişiyor, yeni gelen hükümet sendikalara şirin görünmek için biraz daha veriyor.

Yıllarca bu kısır döngü bu ülkede bu şekilde yaşanmış anladığım kadarıyla.

Devam edelim…

İç dinamiklerimizle somutlaştıramadığımız yapısal reformlar bu kez Türkiye ile protokol için masaya oturduğumuzda karşımıza çıkıyor.

Ne yapılması gerektiğini bizden iyi biliyorlar.

Çünkü bu yollardan geçmişler son 10-15 yıllık zaman diliminde.

Başlıyorlar saymaya:

“Önce eğitimde kaliteyi artırmak için bir eylem planı hazırlayıp yürürlüğe sokacaksınız… Daha sonra burs kriterlerini gözden geçireceksiniz… Bir de norm kadroya geçip mevcut öğretmenleri buna göre dağıtırsanız bu iş tamam. 3 yılda 3 iş. Eğitimde ne kalite sorununuz kalır ne de yönetim sorunu”…

İmzalar atıldıktan sonra ise ya Türkiye’de ya bizde bakan değişiklikleri, bürokrat değişiklikleri derken kurumsal hafıza gidiveriyor.

Ortada imzalı bir protokol olsa da kim takip edecek, kim hesabını soracak?

Nasıl olsa her ay Türkiye’den bütçeye katkı disiplinli bir biçimde geliyor.

Kıbrıs Türk halkını da mekanizmayı koruyacak biçimde kalıbına sokmuşuz. Bir siyasetçi “protokol” diyecek olsa önce halk onun hakkından geliyor.

Mercedesler konusundaki duyarlılığın bir ilkeden neşet etmediğini görüyoruz.

2 milyon TL’lik gereksiz harcama için ortalık kalkıp otururken eğitimde yaratılan ve üstelik yasadışı olan 3 milyon TL’lik ilave mükellefiyet karşısında herkes sus pus…

Çünkü kamu kaynaklarını üleşme “meşru”.

Rauf Denktaş ve Derviş Eroğlu’nun kurduğu düzen bu!

“Biraz bize, biraz size”…

Herkes memnun…

Özel sektör çalışanları ise daha yeni yeni uyanmakta…

Her seçimde bambaşka bir tablonun ortaya çıkmasına sebep olan kesim de bu.

Mekanizmaya dokunmayanı seçmen cezalandırmayı öğrenmiş.

Siyasetçi mekanizmaya dokunacak olsa bu kez örgütlü eylemlilik nedeniyle hayır edemiyor.

“Siyaset tıkandı” dediğimiz hadise bu.

Alt yapı üst yapıyı belirliyor.

Alt yapıdaki duallik (ikilik), üst yapıyı kısır bir döngüye hapsetmiş durumda.

Sentezlerle yani çatışa çatışa doğru yolu bulacağımızdan şüphem yok.

Tabi eğer o zamana kadar varlığımızı devam ettirebilirsek.

Siyasal alanda çatışmaların ürün vermesi kolay olmuyor, yıllar geçmesi gerekiyor.

Sürenin kısalması ise dış dinamiklerin başta da Türkiye’nin objektif duruşuna bağlı.

“Türkeş’e güvenmiyorum” dediğim husus tam da bu.

“Türkeş’in Kıbrıs sevgisini beni endişelendiriyor” demeliydim aslında. Kendimi yanlış ifade edip fincancı katırlarını ürküttüm.

“Kıbrıslı soydaşlarımızı üzmeyelim” mantığı objektifliği ortadan kaldırıyor ve sadece buradaki mekanizmayı besleyip güçlendirmeye yarıyor.

“Türkiye’den parayı kim alabilirse o iktidar olur” anlayışı hortluyor.

“Reformları yapan iktidarlar Türkiye kaynaklarına ulaşabilir” anlayışı ise cılız kalıyor.

Velhasıl-ı kelam…

İç dinamiklerimiz verimsiz…

Dış dinamiklerimizin “Kıbrıs sevgisi” bizi boğmakta…

Bu durumda ne olacak?

Bir süre daha öğretmen eksikliği yaşayacağız okullarımızda.

Devlet okullarında eğitim kalitesi her geçen yıl biraz daha düşecek.

Tuvalet tamiri için de tuvalet kâğıdı için de velilerden bağış talebine devam edilecek.

Bu arada sendikalar kamu kaynaklarından biraz daha bir şeyler koparmanın derdiyle yeni arayışlar içerisinde olacak.

Hükümetler de eylem tehditlerini savuşturmak için biraz daha kesenin ağzını açacak.

Zaten seçim de yaklaşıyor artık.

Kim bilir 2017 bütçesinde eğitime ayrılan pay biraz daha artırılacak.

Türkiye’den kaynak temini ihtiyacı biraz daha artmış olacak.

Akaryakıta biraz daha zam yapılacak.

Kamu borç stoku biraz daha büyüyecek.

2009 yılından beridir iğneyle kuyu kazan siyasetçiler “enayi” durumuna düşecek.

Mali disiplin, dolaylı vergileri artırmama, borç stokunu artırma değil eritme ve benzeri politik hassasiyetler bir sonraki büyük krize kadar rafa kalkacak.

İğneyle kuyu kazanlar sayesinde artan yerel gelirler yanlış ellerde geleceğe yatırım amacıyla değil daha fazla günübirlik harcamalar için kullanılacak.

7 yılda iğneyle kazılan kuyu, kepçeyle doldurulacak.

Belki bir gün “kötüleri” de iyi anacaklar ancak muhtemelen onlar çoktan yaşama veda etmiş olacak o güne kadar.

Siyasete sızmış bir eğitim bilimci olarak söylüyorum:

Önce “yapısal dönüşüm”…

Umudumuz, veliler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s