Bu ülkeye sahip çıkmak, onu iyi yönetmekle başlar

2 Ekim 2026 tarihinde Yağmur Çal’ın sunduğu Perspektif programına katılarak ülkenin gündemini, yaklaşan seçimleri ve aday adaylığı kararımın gerekçelerini değerlendirdim. İş kazalarından kamu maliyesindeki sorunlara, Türkiye ile ilişkilerden ihtiyaç duyduğumuz yönetim anlayışına uzanan başlıkları konuşurken üzerinde durduğum temel soru şuydu: Bu ülke nasıl yönetiliyor ve biz nasıl yönetilmek istiyoruz?

Ülkenin gündemi ağır. İş kazaları, kamu hizmetlerinde yaşanan aksamalar, büyüyen mali sorunlar ve yaklaşan seçimler… Her başlık kendi içinde uzun uzun konuşulmayı hak ediyor. Fakat bunları birlikte düşündüğümüzde, sorunların birbirleriyle ilişkisini ve önümüzdeki dönemde nasıl bir yönetim anlayışına ihtiyaç duyduğumuzu da görmek gerekiyor.

Benim çıkış noktam açık: Bu ülkeye sahip çıkmak istiyorsak, onu iyi yönetmek zorundayız. Bunun gereği de ciddiyet, hazırlık, şeffaflık ve halkın iradesine dayanan bir programdır.

Kötü yönetimin bedeli hayatımıza dokunuyor

Programa, trafo patlamasında yaralanan Arif kardeşimize geçmiş olsun dileklerimi ileterek başladım. Böyle olaylar hepimizin yüreğini ağzına getiriyor. Ardından haklı sorular geliyor: Kaza neden oldu? Gerekli önlemler alınmış mıydı? Çalışanların güvenliği için yapılması gerekenler yapılmış mıydı?

Kazanın somut nedenlerinin açıklığa kavuşturulması elbette önemlidir. Ancak sık sık benzer olaylarla karşılaşıyorsak, yönetim ve denetim düzenini de sorgulamak zorundayız. İhale süreçlerindeki aksamalar, alınamayan tedbirler ve insan hayatını etkileyen eksikliklerin olağanlaşması, ülkenin nasıl yönetildiğiyle doğrudan ilgilidir.

Bu meseleleri sorumlulukla konuşmalıyız. Her acı olayın ardından birkaç gün üzülüp sonra aynı düzene geri dönmek, bizi yeni acılara açık bırakıyor. Yönetimdeki ciddiyetsizlik artık günlük hayatımızda, hizmetlerde ve güvenliğimizde hissediliyor. İnsanların devlete duyduğu güven de bu deneyimlerin içinde aşınıyor.

Hesabını göremediğimiz bir geleceği tartışıyoruz

Kamu maliyesinde de benzer bir sorunla karşı karşıyayız. Programda özellikle vurguladım: 2025 yılı milli gelir verilerini bilmeden, bütçenin son durumunu bütün boyutlarıyla göremeden seçim sürecine giriyoruz. Yayın tarihi itibarıyla bütçe verilerinin en son temmuz ayı için açıklanmış olması, sağlıklı bir tartışma yürütmemizi güçleştiriyor.

Devletin borcu ne kadar? Ne kadar faiz ödüyoruz? Belediyelere ve diğer kurumlara tahakkuk etmiş fakat ödenmemiş yükümlülüklerin toplamı nedir? Açıklanan borç rakamlarına henüz yansımayan hangi yükler vardır?

Bu soruların yanıtları, ülkenin önündeki seçenekleri belirler. Faize giden kaynağın büyüklüğünü bilmeliyiz ki aynı kaynakla hangi kamu hizmetlerinin iyileştirilebileceğini tartışabilelim. Toplam yükümlülükleri görmeliyiz ki çözüm önerilerimizi gerçekçi bir zemine oturtabilelim.

Hükümetler değişir; biriken borçların ödeme yükümlülüğü ise bu halkın üzerinde kalır. Dolayısıyla bugün alınan her borcun, yarın için verilen her sözün hesabı halka açık olmalıdır.

Her vaadin arkasında bir hesap bulunmalı

Seçim yaklaşırken ikramiyeler, ödemeler ve yeni projeler gündeme geliyor. Vatandaşın gelirini artıracak düzenlemeler konuşulurken bunların nasıl finanse edileceğinin de açıklanması gerekir.

Bir ödemenin maliyeti nedir? Kaynağı nereden karşılanacaktır? Sonraki yıllarda sürdürülebilecek midir? Sosyal güvenlik sisteminin uzun vadeli gelir-gider dengesi nasıl etkilenecektir?

Ciddi yönetim bu soruları daha karar aşamasında yanıtlar. Projeksiyonlarını, hesaplarını ve gerekçelerini toplumla paylaşır. Seçmenin de verilen sözü bu bilgiler ışığında değerlendirmesini sağlar.

Bütçe krizinin ağırlaştığı bir dönemde, finansmanı açıklanmayan vaatler belirsizliği büyütür. Bizim artık siyasetten daha yüksek bir standart talep etmemiz gerekiyor. Hangi işin, hangi kaynakla, hangi takvim içinde yapılacağını bilmek hakkımızdır.

Üç yıllık bir programla önümüzü görmeliyiz

Çözüm konusunda ısrarla üzerinde durduğum başlık, orta vadeli program çerçevesine geri dönülmesidir. Sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, üretim ve kamu maliyesindeki sorunlarımız birbirine bağlıdır. Bunların çözümü de birbirini tamamlayan adımlarla ilerlemelidir.

Bir hastane binasının yapılması önemlidir. O hastanede ilacın bulunması, vatandaşın zamanında hizmet alması, personelin ve kaynakların doğru örgütlenmesi de aynı planın parçalarıdır. Yapılan yatırımın günlük hayatımıza katkısı, bütün bu unsurların birlikte çalışmasına bağlıdır.

Türkiye ile ilişkilerin bir yıllık protokollere sıkışması, zaman ve süreklilik gerektiren bu dönüşümleri güçleştiriyor. Üç yıllık, hedefleri belirlenmiş ve sonuçları ölçülebilen bir program çerçevesini yeniden oluşturmalıyız.

Bu programın çıkış noktası Kıbrıs Türk halkının iradesi olmalıdır. Seçimde ortaya çıkan tercihin, uygulanabilir bir programa dönüşmesi gerekir. Türkiye’nin katkısını da bu çerçevede sağlayacak bir işbirliği kurmalıyız.

Üç yılda üretimi ne kadar artıracağız? Kamunun verimliliğini nasıl geliştireceğiz? Gelirlerin ve harcamaların niteliğini nasıl değiştireceğiz? Sağlıkta ve eğitimde hangi aşamalara ulaşacağız? Vatandaş, verilen sözlerle elde edilen sonuçları karşılaştırabilmelidir.

Mali disiplini kalıcı kılacak derslerimiz var

Geçmişte mali yapıyı toparlamak için uzun yıllar emek verdik. Yerel gelirlerle yerel giderlerin karşılanabildiği bir noktaya ulaşmak kolay olmadı. İğneyle kuyu kazdık; zaman zaman yaptıklarımızın önemini anlatmakta zorlandık ve siyasi bedeller ödedik.

Bu deneyim bize başarının mümkün olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda eksiklerimizi de hatırlatıyor.

Mali yapıyı düzeltirken yapısal reformları geciktirirseniz, elde ettiğiniz kazanımlar ilk ciddi sarsıntıda aşınabiliyor. Geçmişten çıkaracağımız ders, mali disiplinin kamu hizmetlerini ve üretim kapasitesini güçlendiren düzenlemelerle birlikte yürütülmesi gerektiğidir.

Bütçe açığını yalnızca bütçenin içindeki kalemlere bakarak tartışmak bizi bir yere kadar götürür. Üretimden kamunun işleyişine uzanan bütünlüklü bir yaklaşım kurmak zorundayız. Yeniden toparlanmayı, daha dayanıklı ve kalıcı bir yapıya dönüştürmek asıl sınavımız olacaktır.

Türkiye ile işbirliğinde halkın iradesini esas almak

Kıbrıs Türk halkının kendisini temsil eden, kendisini dinleyen ve kendisine hesap veren bir yönetim talebi var. Türkiye ile sağlıklı ilişkiler geliştirmek de bu halk için hayati önem taşıyor. Bu iki ihtiyacı birlikte karşılayacak bir yönetim anlayışı mümkündür.

Fiberoptik süreci bunun somut örneklerinden biridir. Teknolojik gelişmenin gerisinde kalamayız. Altyapı yatırımlarına ve bu yatırımları mümkün kılacak işbirliklerine ihtiyacımız var. Bununla birlikte Telekomünikasyon Dairesinin, düzenleyici kurumların ve sektördeki yerel işletmelerin rolü açık olmalıdır. Verilerin korunması ve dijital egemenlik gibi konular kamuoyunda tartışılmalıdır.

Toplumun geleceğini etkileyen kararlar alınırken kendi kurumlarımızı ve insanlarımızı sürecin parçası kılmalıyız. İnsanlar, kendileri adına karar veren yönetimin onları önemsediğini ve denetimlerine açık olduğunu hissetmelidir.

Türkiye ile birlikte başarılı işler üretebildiğimiz, halkın iradesinin sonuçlara yansıdığı bir işbirliği, karşılıklı güveni de güçlendirir. Demokrasinin gelişmesiyle günlük yaşamın iyileşmesi birbirini destekler. Böyle bir süreç, Kıbrıs Türk halkının özgüvenine de katkı sağlar.

Seçimden sonra güvenin hakkını vermek gerekecek

Toplumun değişim beklentisini görüyorum. Ancak yeni kurulacak bir hükümete verilecek desteğin sınırsız olmayacağını da görüyorum. Seçmen bir fırsat tanıyacak ve bu fırsatın nasıl değerlendirildiğine bakacaktır.

Bu nedenle ilk yüz günlük programın uygulanması önemlidir. Yeni yönetimin hızla çalışma düzenini kurması, devraldığı mali tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koyması ve atacağı adımları anlatması gerekecek.

Borçların, ödenmemiş faturaların ve kurumlara karşı birikmiş yükümlülüklerin tam resmi paylaşılmalıdır. Hangi sorunun ne kadar zaman gerektirdiği de dürüstçe söylenmelidir. İlaç temini, hastanelerde hizmet kalitesi ve tam gün eğitim gibi konular, süreklilik isteyen düzenlemelerdir.

İnsanlara her şeyin birkaç günde düzeleceği izlenimini vermek doğru olmaz. Güveni koruyacak olan; çalışmanın başlaması, ilerlemenin görünür olması ve aksaklıkların da açıkça anlatılmasıdır.

Siyasette ciddiyetin bir karşılığı olmalı

Programda UBP’nin söylemleriyle CTP’nin ortaya koyduğu yaklaşım arasındaki farkı da değerlendirdik. Bir yandan tek başına iktidar iddiası dile getirilirken diğer yandan CTP–UBP koalisyonunun tartışmaya açılması, bana göre iktidar tarafındaki siyasi belirsizliği gösteriyor. Bakanların önemli kararlar hakkında birbirleriyle çelişen açıklamaları da bu görüntüyü güçlendiriyor.

Sıla Usar İncirli’nin yaklaşımında ise ülkeyi nasıl yönetmeye çalışacağını anlatan bir ciddiyet görüyorum. Şeffaflık, ölçülebilir hedefler, ilgili toplum kesimleriyle konuşarak karar alma ve programlı çalışma vurgusu, önümüzdeki zorlu dönemin ihtiyaçlarıyla örtüşüyor.

Beklentiyi de bu zeminde kurmalıyız. Göreve gelecek ekibin niteliği, topluma karşı sorumluluk duygusu ve birlikte çalışma kapasitesi belirleyici olacaktır. Verilen sözlerin ağırlığını bilen bir siyasi dilin güven oluşturacağına inanıyorum.

Aday adaylığımın temelinde katkı sunma isteği var

Yağmur Hanım siyasete yeniden aktif biçimde katılma kararımın nedenini de sordu. Program boyunca anlattığım ihtiyaçlar, bu sorunun yanıtını oluşturuyor.

Önümüzdeki dönemi önemsiyorum. Yerelde hazırlanacak bir programın, Türkiye ile kurulacak sağlıklı işbirliğinin ve sabırla yürütülecek yapısal düzenlemelerin ülkeyi daha iyi bir noktaya taşıyabileceğine inanıyorum. Geçmişten gelen deneyimimle bu çalışmaya katkı sunmak istiyorum.

Bu nedenle aday adayı oluyorum. Önce CTP üyelerinin, ardından halkın takdiri belirleyici olacak. Uygun görülürsem, sorumluluk üstlenecek ekibin bir parçası olarak çalışmak istiyorum.

Bu kararı geleceğimize ve çocuklarımıza karşı hissettiğim sorumlulukla alıyorum. Ülkenin toparlanmasına katkım olabilirse, benim için anlamlı olan budur.

Seçim kuralları toplumsal katılımla şekillenmeli

Karma oy tartışmasında, düzenlemenin içeriğiyle kararın alınış biçimini birlikte değerlendirmek gerekiyor. Karma oyun siyasi partilerin programlarıyla seçmenin karşısına çıkmasına etkisi elbette tartışılabilir. CTP’nin geçmişte bu konuda aldığı kararlar da vardır.

Ancak seçimlere çok kısa bir süre kala, yeterli toplumsal tartışma yürütmeden temel kuralları değiştirmek güven sorununu derinleştiriyor. Seçmen, yapılan değişikliğin gerekçesini sorguluyor; iktidarın kendi avantajını gözettiği düşüncesi güçleniyor.

Seçim ve Halkoylaması Yasası hepimizi ilgilendiriyor. Siyasi partilerin, sivil toplumun ve ilgili kesimlerin katılacağı bir süreçle ele alınması gerekir. Kararların nasıl alındığı, demokratik meşruiyet açısından büyük önem taşır.

Seçim sonrasında bu katılımı sağlayacak zemini oluşturmalı, bir sonraki seçimin kurallarını geniş bir tartışmayla belirlemeliyiz.

Önümüzde ciddi bir sorumluluk var. Halkın iradesini yönetime taşıyan, kaynakların hesabını veren ve günlük hayatı iyileştiren bir çalışma düzeni kurmalıyız. Bu ülkeye bağlılığımızın somut karşılığı, onun sorunlarını çözmek için göstereceğimiz emek olacaktır.

Yorum bırakın