‘Borçla nereye kadar?’ – Yenidüzen’de yayınlanan röportajım…

Maliye eski Bakanı Birikim Özgür hükümetin ‘İÇ BORÇLANMA’ ile maaş ödemesini YENİDÜZEN’e yorumladı: “En ucuz sirklerde bile itibar edilmeyecek bir numara!..”

  • “UBP ve DP, ülkeyi yıllarca sömürerek yandaşlarına peşkeş çekmiş iki partidir. Uzun yıllar içerisindeki yanlış uygulamalarıyla halkımızın acı reçetelerle yüz yüze kalmasına sebep oldular. Ülkeye büyük zararlar verdiler. Serdar Denktaş bu anlayışın en önde gelen temsilcilerinden oldu uzun yıllar boyunca…”
  • “Şimdi bu kişi ve anlayışın borçlanmayı, hem de cari giderler için yani maaşlar için borçlanmayı bir marifet gibi göstermeye çalışması en ucuz sirklerde bile itibar edilmeyecek bir numaradır…”
  • “CTP’nin ciddi bir birikime sahip olduğunu ve diğer solcu partilerle kıyaslandığında ülkenin mali gerçeklikleri ile sol idealler arasında son derece sağlıklı bir denge kurabildiğini tespit etmekte yarar var. Diğer yandan ülkemizdeki sağcı partilere baktığımızda çok vahim bir tablo ile karşılaşıyoruz. Borçlanmayı marifet gibi gösterme çabaları…”
  • “Bir çırpıda 60 milyon TL borçlanan bir Maliye Bakanı olarak Sayın Serdar Denktaş asla marifetli sayılamaz, sayılmamalı…”
  • “Avrupa son 10-15 yıldır müthiş bir borç sarmalı içerisindedir. Yunanistan’da yaşanan büyük krizlerin sebebi borçlarıdır. Benzer şekilde Portekiz, İrlanda, İspanya gibi ülkeler de borçları nedeniyle çok ciddi krizlerle karşı karşıya kaldılar. Türkiye borçlanma nedeniyle daha 10-15 yıl önce batmamış mıydı, 70 sente muhtaç kalmamış mıydı? Sırf bu borç belası nedeniyle Türkiye yıllarca IMF’ye mahkûm olmadı mı?”
  • “Yardım Heyeti’nin fonksiyonları Lefkoşa’ya değil Ankara’ya taşınıyor gibi bir izlenimim var. Ortada dönen ciddi bir oyun var gibi hissediyorum. Yardım Heyeti’nin bu şekilde zayıflatılması günün sonunda kime yarayacak? Türkiye’nin buradaki takip ve denetim kapasitesinin zayıflatılması gibi bir durum kimseye bir fayda sağlamaz.”

 

birkim-(1)-3516

Meltem SONAY

Maliye eski Bakanı Birikim Özgür ‘İÇ BORÇLANMAYI’ YENİDÜZEN’e değerlendirdi… Borçlanmanın bir marifet gibi göstermeye çalışmasının en ucuz sirklerde bile itibar edilmeyecek bir numara olduğunu ifade eden Özgür, Avrupa son 10-15 yıldır müthiş bir borç sarmalı içerisinde olduğuna ve yaşanan büyük krizlerin nedenlerinin de bu borçlar olduğuna vurgu yaptı.

YENİDÜZEN: Kısa vadeli iç borçlanma ne getirir, ne götürür?

Birikim ÖZGÜR:“UBP-DP Hükümeti borçlanma yöntemiyle maaşları gününde ödedi. Maaş ödemelerini bir başarı kriteri olarak değerlendirenler kuşkusuz bu durumu marifet olarak nitelendirebilir. Madalyonun diğer yüzünde ise çok farklı bir tablo ile karşı karşıya olduğumuzu tespit etmem gerekir.

Günümüzde bir hükümetin başarısını değerlendirilirken ekonomik istikrar ve ekonomik büyüme gibi alanlardaki etkinliğine bakılıyor. Kamu maliyesinin harcama ve gelirleri yani bütçe dengesine ilişkin seyir ve borç stokuna ilişkin atılan adımlar ise öncelikli olarak ele alınıyor. Dolayısı ile mali sürdürülebilirlik hedefini göz ardı ederek yürütülecek siyasetlerin artık çağdışı olarak nitelendirildiği bir dönemden geçmekteyiz.

Son 3 yılda biz de CTP’liler olarak bir kez daha tecrübe ettik ki ideallerimiz doğrultusunda halkımıza hizmet etme imkânına ancak da mali olanaklar ölçüsünde sahip olabiliyoruz. Bu nedenle ülkeyi yönetmeye talip partiler açısından ister hayati diyelim isterse olmazsa olmaz diyelim, kamunun mali yapısını iyileştirmek en öncelikli konu olarak değerlendirilmelidir. Bu öncelikli konu göz ardı edildiği takdirde partisel hedeflere ulaşmak mümkün olmayacağı gibi partinin ideallerinden uzaklaşmak gibi bir durumla da karşı karşıya kalınıyor. Ben inanıyorum ki halkımız bu konuda ciddi bir duyarlılığa sahiptir ve partiler arasında tercihte bulunurken kimin popülizm yaptığını kimin ayaklarının yere basarak gerçekçi hedeflerle ülkeye hizmet etmeye çalıştığını dikkatle izliyor.

“Diğer yandan ülkemizdeki sağcı partilere baktığımızda çok vahim bir tablo ile karşılaşıyoruz. Borçlanmayı marifet gibi gösterme çabaları…”

Mali sürdürülebilirliğe ilişkin bu siyasi tespitin özellikle solcu partilerde zaman zaman ideallerden sapma veya farklı bir ideoloji ile siyasete yön verme şeklinde algılanması ise maalesef bu partilerin halk nazarındaki güvenilirliğini zayıflatıyor. İşin gerçeği budur. Bu noktada CTP’nin ciddi bir birikime sahip olduğunu ve diğer solcu partilerle kıyaslandığında ülkenin mali gerçeklikleri ile sol idealler arasında son derece sağlıklı bir denge kurabildiğini tespit etmekte yarar var.
Diğer yandan ülkemizdeki sağcı partilere baktığımızda çok vahim bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Borçlanmayı marifet gibi gösterme çabaları…

Tam da bu noktada son günlerde UBP-DP hükümetinin göreve gelir gelmez yapmış olduğu borçlanma ile ilgili olarak bunun kamuoyunda bir marifetmiş gibi algılanmasına dönük çabalara dikkatinizi çekmek istiyorum.

Biliyorsunuz, meclis dışında olan yeni kurulmuş bir partinin sözcüsü temcit pilavı gibi bizim görevdeyken halkı maaşlarla tehdit ettiğimizi söyleyip duruyor televizyon programlarında. Benzer paralel düşünce ve ifade biçiminin bazı sözde solcular tarafından da sosyal medya ortamında ortaya konduğunu üzülerek gözlemliyoruz. Konuya siyasi bir perspektifle biraz daha açıklık getirmemizde büyük yarar vardır kanısındayım.

“UBP ve DP yıllarca ülkeyi sömürdü…”

UBP ve DP, ülkeyi yıllarca sömürerek yandaşlarına peşkeş çekmiş iki partidir. Uzun yıllar içerisindeki yanlış uygulamalarıyla halkımızın acı reçetelerle yüz yüze kalmasına sebep oldular. Ülkeye büyük zararlar verdiler. Serdar Denktaş bu anlayışın en önde gelen temsilcilerinden oldu uzun yıllar boyunca. Şimdi bu kişi ve anlayışın borçlanmayı, hem de cari giderler için yani maaşlar için borçlanmayı bir marifet gibi göstermeye çalışması en ucuz sirklerde bile itibar edilmeyecek bir numaradır. Bunu alkışlayan kimi basın mensupları da bu çirkin numaraya çanak tutmaktadır. Biz bunu yeni kurulmuş bir hükümete demokratik zeminde verilmiş bir kredi gibi yorumlamaya çalışsak da aslında basın üstünden CTP ile özdeşleşen ilkesel bazı siyasi doğruların halk tarafından benimsenmesini engellemeye dönük çirkin bir oyun olarak da algılıyoruz. Bu doğruların başında Türkiye ile imzalanacak protokollerin ekinde yer alan programların yerelde sahiplenilmesine dönük ortaya konan çabanın ve programların içeriğine dair gerçekçi yaklaşımların önemi geliyor. Biz bu konuda Türkiye ile ilişkilerdeki güven sorununu da aşmayı önemseyerek hassas davrandık diye halkın benimsediği bu siyasi çizgiyi yıpratma maksatlı döndürülen bir dolapla karşı karşıya olduğumuz aşikârdır. Bu da maalesef basınımızla hükümetler arasındaki ilişkilerin çarpıklığını gözler önüne sermektedir.”

YENİDÜZEN: Bu borçlanmanın ne gibi tehlikeleri var?

Birikim ÖZGÜR:“Borçlanmanın ne demek olduğunu yalın bir dille anlatmamız kanımca büyük önem taşıyor. Bakınız, Avrupa son 10-15 yıldır müthiş bir borç sarmalı içerisindedir. Yunanistan’da yaşanan büyük krizlerin sebebi borçlarıdır.

Benzer şekilde Portekiz, İrlanda, İspanya gibi ülkeler de borçları nedeniyle çok ciddi krizlerle karşı karşıya kaldılar. Daha eskilere gidecek olursak örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nu batıran Duyun-u Umumiye Kıbrıs’ın İngilizlere kiralanmasına sebep olmamış mıydı? Türkiye borçlanma nedeniyle daha 10-15 yıl önce batmamış mıydı, 70 sente muhtaç kalmamış mıydı? Sırf bu borç belası nedeniyle Türkiye yıllarca IMF’ye mahkûm olmadı mı?
Şimdi bir marifetmiş gibi borçlanma yöntemi karşımıza çıkarılıyor.

“Kıbrıs Türk halkı olarak borçlanmanın ne olduğunu unuttuk…”

2013’ün ikinci yarısında Maliye’yi devralan Sayın Zeren Mungan bize borçlanmanın ne olduğunu unutturdu. Sanırım Sayın Ersin Tatar döneminde de KKTC hiç borçlanmadı. 2009’dan beridir borçlanmayan bir mali yapı oluşmasında ikisinin de emekleri vardır. Ben de Maliye Bakanlığı görevini kabul ederken “oyun değişikliği olacaksa bu görevi kabul ederim” dedim, uzun yıllardan sonra “borç ödeyen Maliye Bakanı” olmayı hedefledim. Bunun için koşulların müsait olduğunu, reformları gerçekleştirmemiz halinde borç ödeyebilecek bir pozisyona erişebileceğimizi hesapladım. Günün sonunda borç ödemeyi başaramadan görevden ayrıldım ancak ne mutlu ki borçlanma gibi vahim bir yönteme de hiç başvurmadım.
Eski kötü tecrübelerimizi hatırladık…

“Bir çırpıda 60 milyon TL borçlanan bir Maliye Bakanı olarak Sayın Serdar Denktaş asla marifetli sayılamaz, sayılmamalı…”

Bu koşullarda eski kötü tecrübelerimizi hatırlatırcasına şapkadan tavşan çıkarmış edasıyla bir çırpıda 60 milyon TL borçlanan bir Maliye Bakanı olarak Sayın Serdar Denktaş asla marifetli sayılamaz, sayılmamalı.

Görevde olduğum sürede kamu borçlarımızın nasıl oluştuğunu detaylı şekilde inceleme fırsatım oldu. Örneğin 2007’de yine Türkiye ile ilişkilerde yaşanan sıkıntı nedeniyle İhtiyat Sandığı’ndan 50 milyon TL borçlanmışız. “Hemen geri ödenecek” denilen borç hala ödenemedi ve faizleriyle bugün 500 milyon TL’ye ulaştı. Belki o günün Maliye Bakanı da söz konusu icraatını marifetmiş gibi göstermişti, bilemiyorum. Şimdi bu borç ödenemez bir hal aldı. Hal bu iken hiçbir güç bana suya yazı yazarmış gibi yeni bir borçlanma yaptıramazdı. Bu benim tarihsel sorumluluğumdu. Çocuklarımızın sırtındaki borç yükünü azaltmak üzere üstlendiğim bir görevde sebebi ne olursa olsun çocuklarımıza daha fazla borç mirası bırakamazdım. Bunun yerine Türkiye ile protokolün gecikmesi sebebiyle Mart maaşlarıyla ilgili yaşanan sıkıntı karşısında her sosyalistin bana göre yapması gerekeni yaptık. Omuz omuza mücadelenin gereği olarak 4 bin TL’ye kadar olan maaşları tam ödedik. Maaşların kalan kısmını da 3 gün sonra ödedik. Bugün geriye dönüp baktığımda bunu yaptığım için hiçbir vatandaşımızın bana bir sitem ettiğini hatırlamıyorum. Hatta borçlanmak yerine böyle bir yöntem seçtiğimiz için ciddi takdir topladığımızı da iddia edebilirim.”

YENİDÜZEN: İsteseniz borçlanabilir miydiniz?

Birikim ÖZGÜR:“Şunu da açıklığa kavuşturmakta yarar var ki eğer borçlanmayı biz de marifet görsek ve bu yönteme başvursaydık başarılı olup olmayacağımız da tartışmalıydı. Maaşları ödeyemeyecek bir pozisyonda iken kısa vadeli iç borçlanma sonucunda oluşacak ilave mükellefiyetlerin nasıl karşılanabileceği tam bir muammaydı çünkü protokolle ilgili süreç belirsizdi. Asıl mesele kamu maliyesi başta olmak üzere dış kaynak temini ile desteklenen pek çok sektörün rahatlatılması ve son 3 yılda oluşan güçlü mali yapıya zarar vermeden bu dönemin aşılmasıydı. Böylesi bir iç borçlanma girişiminde bulunulsaydı dahi konunun muhatabı olacak Merkez Bankası yönetiminin söz konusu kısa vadeli borçlanma sonucunda oluşacak borcun geriye dönüşüyle ilgili ciddi tereddüt yaşaması ihtimali bir hayli yüksekti. Bir başka deyişle, benim Maliye Bakanı olarak böyle bir talebin ardından karşı karşıya kalacağım somut yanıt gerektirecek birtakım soruları cevaplandıramamam da söz konusu olabilirdi.

“60 milyon borç gününde ödenecek mi? Takipçisi olacağız…”

Gelinen aşamada değişen konjonktüre bağlı olarak marifet gibi lanse edilmeye çalışılan borçlanma yöntemiyle maaşlar gününde ödendi. Kâğıt üstünde görünen faiz yükü 1 milyon TL’dir. Bütçe disiplininin devam ettirilip ettirilmeyeceği, kamu iç borcuyla ilgili nasıl bir politika yürütüleceği, yeni nesillere daha güçlü bir mali yapı bırakılıp bırakılmayacağı gibi konularda bir şey söylemek için henüz erken olmakla birlikte bugün bizi esas ilgilendiren bu 60 milyon TL’lik borcun ödenip ödenmeyeceğidir. Biz muhalefet olarak bunun derhal geri ödenmesini takip edeceğiz.

Bu borçlanmanın temel argümanı Türkiye ile imzalanacak protokolün ardından elde edilecek dış kaynaktır. Savunma alanında 60 milyon TL’ye yakın bir harcama gerçekleştirildi ki bu protokolün imzalanmasıyla birlikte Türkiye tarafından karşılanacak bir meblağdır. 80 milyon TL’ye yakın bir kaynak da bütçe açığı için sunulacak. Yerel gelirlerimizden ayrı olarak toplamda 140 milyon TL’lik bir kaynak temin edilmiş olacak. Bu kaynağın söz konusu borcun derhal ödenmesinde kullanılması gerekmektedir. Biz bunun takipçisi olacağız.

“Türkiye de takip etmeli…”

Şunu da net olarak ifade etmek isterim ki bu kaynak günün sonunda Türkiye’nin kendi yurttaşlarından topladığı vergilerden oluşan bir kaynaktır. Kim ne derse desin, Türkiye de bu kaynağın doğru kullanılıp kullanılmadığını kendi vatandaşlarına karşı sorumlulukları bakımından denetlemek zorundadır. Bu açıdan tek takipçi biz olmamalıyız, Türkiye de olmalı. Aksi takdirde hükümetin yıkılma sürecinde oluşan şüpheler kesinleşecektir. Peki, bu takibi Türkiye adına kim yapacak? Bu teknik kapasite Yardım Heyeti’nde var bildiğim kadarıyla.”

“Yardım Heyeti’nin fonksiyonları Lefkoşa’ya değil Ankara’ya taşınıyor gibi bir izlenimim var…”

YENİDÜZEN: Yardım Heyeti ile ilgili gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Birikim ÖZGÜR: “Son zamanlarda Yardım Heyeti tartışılıyor. Biz de Kıbrıslı Türkler olarak kurumsal kapasitemizi artırıp Yardım Heyeti’nin denetim dışındaki fonksiyonlarını devralmayı hep savunduk. Ancak bugün isim değişikliği gibi lanse edilen mesele bana göre ciddi soru işaretleri içeriyor. Yardım Heyeti’nin fonksiyonları Lefkoşa’ya değil Ankara’ya taşınıyor gibi bir izlenimim var. Ortada dönen ciddi bir oyun var gibi hissediyorum. Yardım Heyeti’nin bu şekilde zayıflatılması günün sonunda kime yarayacak? Türkiye’nin buradaki takip ve denetim kapasitesinin zayıflatılması gibi bir durum kimseye bir fayda sağlamaz. Yetkilerin Lefkoşa’ya değil Ankara’ya devri yoluyla Yardım Heyeti’nin pasifize edilmesi içinde bulunduğumuz koşullarda sadece statükocuların ve hırsızların işine yarayacak. Türkiye yetkilileri kaş yapayım derken göz çıkarmaktan imtina etmeli ve kendi kaynaklarının takibini doğru şekilde yapmalıdır. Aksi takdirde ülkemizde çözüme hazırlanmak için kendi ayakları üzerinde duracak bir yapı oluşturma hedefimiz ikinci planda kalacak ve eski alışkanlıklarla maalesef dışarıdan elde edilen kaynaklarımız çarçur edilecektir. Kıbrıslı Türkler olarak Yardım Heyeti ile ilgili gelişmeleri bir de bu gözle değerlendirmeli ve olup biteni gerçekçi bir bakış açısıyla takip etmeliyiz.

Yurdagül B. Atun ile röportaj – Haberal Kıbrıslı (30.11.15)

Öncelikle CTP-UBP koalisyonundan başlamak isterim. Bu koalisyon 39 sayısıyla reform sayılabilecek yasa değişikliklerini hayata geçirme gücüne sahip. Size göre bu fırsatı değerlendirmek mümkün olabilecek mi? Yoksa partisel ilke ve görüşler öne çıkıp, bu fırsatın tepilmesine neden olur mu?

İki büyük partinin ellerini birlikte taşın altına koymuş olması başlı başına önemli bir hadisedir. 1974 sonrasında oluşturduğumuz bozuk düzeni değiştirmek zorundayız. Kıbrıs Türk halkı mevcut yapıdan çok daha iyisine layıktır. Partizanlığı, adam kayırmacılığı ve benzeri hastalıklarımızı kamu yönetiminden söküp atmak ve her alanda adaleti, eşitliği ve özgürlüğü sağlamak için bir yerden başlamamız gerekiyordu. Türkçede güzel bir tabir vardır. Başlamak yolun yarısıdır. Yine aynı şekilde, inanmak da yolun yarısıdır denir bazen. İki büyük parti bu zor kararı vererek yolun yarısını kat etmiş oldular. Bu çok önemli bir aşamadır. Şimdi değişime inanmak ve süreci iyi yönetmek gerekiyor ki tam manasıyla başarıya ulaşılabilsin. İnanç, kararlılık ve iyi yönetim noktalarında sıkıntılar oluşması halinde bunları aşıp yakalanan momentumun heba edilmemesini sağlayacak birikim her iki partide de vardır.

Siz, değişim şart diyenlerden ve bunu cesaretle dile getirenlerden birisiniz. Ülkede sağlık, vatandaşlık, eğitim ve birçok alanda, radikal bazda değişikliklere ihtiyaç olduğu aşikar ancak değişim nereden başlamalı? Sizin öncülünüz nedir?

Onlarca ülkenin değişim süreçlerini detaylı şekilde inceledim. Konjonktüre göre öncelikler değişebiliyor. Eski Sovyet ülkelerinin yaşadığı değişim süreci farklı aşamalar içeriyordu. AB üyeliği öncesi ve sonrasında ülkelerin yaşadıkları tecrübeler de çok farklıydı. Bizim ana değişim hedefimiz doğrudan Kıbrıs sorunu ile ilişkilidir. Biz 2004 öncesi ve sonrasında ciddi bir zihniyet değişimi yaşadık. Barış ana toplumsal projemiz oldu. Son Cumhurbaşkanlığı seçiminin sonuçları bu projeden vazgeçilmediğinin göstergesidir. 2004 sonrasında bir dönem AB uyum süreci bağlamında birtakım değişim denemelerini tecrübe ettik. Kıbrıslı Rumların AB ile ilişkilerimizi engelleyen tavırları nedeniyle süreci ilerletemedik. Gelinen aşamada Türkiye ile ilişkilerimiz ve kuşkusuz iç dinamiklerimiz değişimin motorları oldu. Kıbrıs sorunu çözülürse yeni bir konjonktürde değişimi çok daha farklı koşullarda konuşuyor olacağız. Ancak varoluş mücadelesi veren bir halk olarak muhatabımız ister AB ister Türkiye olsun, siyasi varlığımızı, onurumuzu, kimliğimizi ve kültürümüzü korumak ve gelecek nesillere aktarmak için kendi iç dinamiklerimizle önceliklerimizi belirleyebilecek olgunluğa erişmemiz şarttır. Bu anlamda bireysel olarak bir hayal kırıklığı içerisinde olduğumu itiraf etmek durumundayım. Türkiye’nin bize vaat ettiği ve reformlarımızla ilişkilendirdiği 195 milyon TL’lik kaynağı biz kullanamadık. Bu kaynakla belki de iç borç ödeyecektik. Çocuklarımızın sırtındaki ağır yükü bir nebze hafifletebilecektik. Yine iç borç faiz ödemeleri için Türkiye ile imzalanan programda yer alan 300 milyon TL’yi de kullanma şansımız olmadı. Bireysel düşüncem odur ki pek çok alanda güzel icraatlara imza atabilmenin birinci koşulu iç ve dış kaynaklarımızı etkin ve verimli kullanmayı önemsemek ve siyaseti de buna göre şekillendirebilmektir. 500 milyon TL’ye yakın bir hibeyi siyaset iyi değerlendirememişse, iç dinamiklerimizin bu noktada devreye girmesi ve bunun hesabını sorması gerekir ki siyasette de taşlar yerli yerine oturabilsin.

“Kendi kendine yeten, ayakları üzerinde duran bir yapı” her eylemde değişik şekil ve hareketlerle dile getiriliyor ancak ayaklarımız üzerinde duran bir yapının oluşturulmasına ne kadar hazırız? Örneğin, “ayaklarımız üzerinde durabilmek istiyorsak giderlerimizi kısmalı, daha fazla çalışmalıyız” dendiğinde bu lafları diline pelesenk edenlerin “tabi, üzerimize düşeni yaparız” demelerini bekliyor musunuz?

Biz tam iki yıl önce seçime girerken kamuda tasarruf vaadinde bulunmuştuk. Bakanlıkların kendi cari harcamalarını yarı yarıya azaltmayı başardık. Personel harcamalarında ve benzeri harcamalarda eşel mobil uygulamasını devam ettireceğiz demiştik. 2014’te bunu uyguladık. “Milletvekillerine yüksek maaş artışı yapılıyor” eleştirisi gelince 2015’te hayat pahalılığı üzerinden hesaplanan toplam meblağı tüm çalışanlara eşit dağıtıp kamu çalışanları arasında düşük gelirlilere ilave refah payı artışı yaptık. Son 7 ayda ilkokul mezunu kamu çalışanlarının başlangıç maaşlarını yüzde 20, öğretmen maaşlarını yüzde 15 artırırken milletvekillerine sadece yüzde 3 civarında artış verdik. Bu sürdürülebilir bir uygulama olmamakla birlikte düşük gelirli kamu çalışanları açısından ciddi bir açılım yapmış olduk. Kamu çalışanları eşel mobil, barem içi artış ve terfilerle birlikte düşünüldüğünde hayat pahalılığına karşı gelirlerini muhafaza etmiş oldular. Hedefimiz, kamu çalışanlarını fakirleştirmeden, ekonomik büyümeye bağlı olarak katı bütçe yapısını düzeltmektir. Kuşkusuz kamumuzun verimliliğini artırmak da ortak toplumsal bir hedefimizdir. Bu konuda geç kaldık. Kamu görevlileri yasasının en kısa sürede Meclis’ten geçirilmesi gerekiyor. Gerek kamuda gerekse özel sektörde çok daha iyi ücretler için hep birlikte ekonomik büyümenin gereklerine odaklanmamız gerekiyor. Üretimin arttığı koşullarda adaleti sağlamak çok daha kolay olacaktır. Ortada böylesi önemli bir toplumsal hedef varken kısır tartışmalar yerine somut kazanımlar üzerinden bu süreci ilerletmek sanırım en doğrusudur.

Sendikaların yetkilerini aştığı konusunda eleştiriler var. Sendikal hakların başladığı ve bittiği yerlerin altını çizmek gerekmez mi?

Sendikaların toplumsal yaşamda önemli bir rolü vardır. Örgütlü toplum, güçlü toplumdur. Bu düşünceyle hükümet programında özel sektörde sendikalaşmanın teşvik edilmesine dönük hedeflere yer verilmiştir. Yasalarımızda sendikaların yetki ve sorumlulukları açıktır. Siyasetçiler katılımcılıktan ödün vermeden belli aksaklıkları düzeltmeye dönük adım atmakla mükelleftir. Siyasetçilerin başarısızlıklarını ya da basiretsizliklerini sendikalara mal etmek bana göre yanlıştır. Bu bir nevi softa şaşırtmacasıdır. Yapısal sorunları aşma sorumluluğu biz siyasetçilere aittir, sendikalara değil. Herkes sorumluluklarını bilirse örgütlü ve üretken bir toplum olma hedefimize ulaşabiliriz.

Hükümet programlarındaki kemer sıkma politikalarının gerekliliğini topluma anlatabilmek için nasıl bir yol izlemek gerekiyor?

Bugüne kadar hiçbir hükümet programında kemer sıkma politikalarına yer verilmedi. Yeni hükümet programında da herhangi bir kemer sıkma politikası yoktur. CTP, 1970’li yıllarda “Bütçe Meclis’e” diyordu. Demek ki o dönemlerde bütçemiz Meclis’te görüşülmüyordu bile. Bugün böyle bir sorunla karşı karşıya değiliz. Her yıl bütçe yasası Meclis’te 2 ay boyunca görüşülüp siyasi onay alıyor ve uygulanıyor. Bugün ise “bütçede karşılığı olmayan harcamalar” siyaseten demokrasimizi zayıflatmaktadır. Bütçede 55 milyon TL olan ek mesai harcamalarında 80 milyon TL’yi aşıyorsak, Tarım alanında ve pek çok diğer alanda bütçede karşılığı olmayan harcamalar yapmamıza yol açan birtakım yapısal bozuklukları düzeltemiyorsak, günün sonunda Türkiye’ye avuç açar pozisyondan kurtulamayız. Bu da demokrasimize ciddi zarar veriyor. Bu yapısal sorunları düzeltmenin siyasi bir bedeli olabilir. Ancak hiçbir bedel, toplumsal onurumuzdan daha önemli değildir. Gerekirse bir daha seçilmemek pahasına bu bedeli ödemeyi göze alarak siyaset yapmakla mükellefiz. 1994 öncesinde Türkiye ile ilişkilerimiz bağlamında toplumsal onurumuzu ve kimliğimizi korumak adına dişe diş mücadele yürütmeyi göze alan CTP’nin, 1994’te DP-CTP hükümeti döneminde kamumuzun cari harcamalarındaki sıkıntıları aşmak için dönemin Türkiye Başbakanı Tansu Çiller’e yaptığı ziyaret ve orada gerçekleşen diyalog tarihe not edilmelidir. Özker Özgür, yaşadığı bu tecrübeyi, sonraları, “hayatımın en kötü günü” diyerek anlatmıştı yakın arkadaşlarına. Tansu Çiller, “Sizin Konya ilinden ne farkınız var? Onlara yoksa size de yok!” diyerek karşılık vermişti Atun ve Özgür’e. Bunun gibi yüzlerce örnek sıralanabilir. Yapmamız gereken şey, onurumuza sahip çıkmaktır. Bunun için de demagoji ve popülizmden medet ummaksızın bedel ödememizi gerektirecek olsa dahi bütçemizde karşılığı olmayan harcamalar yapmamamızı sağlayacak düzenlemeleri hayata geçirebilmemiz gerekiyor.

CTP-UBP koalisyonuna, parti içlerinden gelen tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Tepkileri kişisel olarak adlandırmak mümkün mü?

Tüm CTP ve UBP milletvekilleri hükümete güvenoyu vermiştir. Siyaseten esas olan budur.  Daha önce de ifade ettiğim gibi bu kritik hükümet modeline dair inanç, kararlılık ve iyi yönetim noktalarında sıkıntılar oluşması halinde bunları aşıp yakalanan momentumun heba edilmemesini sağlayacak birikim her iki partide de vardır.

Yunanistan-AB örneği önümüzde dururken, Türkiye’nin, ‘ekonomik protokole uyulması talebini/telkinini’ reddetmek bir yana, küfür gibi addetmeyi hangi psikolojiye bağlamamız gerekir?

Burada yanlış bir mekanizma oluşmuştur. Bu mekanizma Kıbrıs Türk halkının gelişimine hizmet etmiyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla Türkiye’nin Kıbrıs ile ilgili önceliği sorun yaşamamaktır. Gerek uluslararası alanda kurduğu ilişkilerde gerekse Kıbrıs çözüm sürecinde Türkiye, Kıbrıs’taki askeri varlığının bir sorun olarak algılanmasını tercih etmiyor. Türkiye, Kıbrıs’ta misafirdir. Bizim misafirimizdir. Bu kalıcı değil geçici bir durumdur. Gerek Kıbrıslı Türklerin olası bir çözümde siyasi eşitlik temelinde yer alabilmesi adına gerekse de yine çözüm aşamasında adada Türk-Yunan dengesinin gözetilmesi ve Türkiye’nin stratejik çıkarları hilafına bir çözüm formülünün gündeme gelmemesi adına bu misafirlik çözüme kadar devam edecek. Bu gerçekliği bilerek siyaset yapmamız gerekiyor. Bu gerçekliğin bozuk düzeni muhafaza etmek adına kullanılması ise bana göre yanlıştır. Türkiye Kıbrıslı Türklerin tepkisinden ürküyor diye bizim burada bilhassa Türkiye’den elde ettiğimiz kaynakları geleceğe dönük değerlendirmek yerine günübirlik harcamaya dönük kullanmaya çalışmamız aslında Türkiye’ye değil bize zarar veriyor. Bu bağlamda, çözümsüzlük koşullarında Türkiye ile bizim ilişkilerimizi AB ile Yunanistan arasındaki ilişkiye benzeterek bir sonuç elde etmemiz mümkün olmayacaktır. Türkiye ile eşitliğe dayalı ve sadece ekonomik konuları içermeyecek anlaşmaları gündeme getirmemiz ve bu anlaşmalar çerçevesinde her konuda şeffaf bir denge kurabilmemiz halinde iç dinamiklerimizdeki aksaklıkları giderme şansımız da artabilir.

Herkesin bir şekilde birbiriyle akraba, akraba olmayanların da siyasi/maddi kaygılarla birbirine bağlı oldukları bu ülkede liyakat sistemini getirecek bir uygulamanın hayata geçirilmesini beklemek hayal mi?

Küçük toplum olmanın elbette dezavantajlarını yaşamaktayız. Ancak bunun avantajları da vardır. Bugün AB kurumlarında da “networking” dedikleri ilişkilerle pek çok iş yürütülmektedir. Biz eğer kamunun imkânlarının siyasi çıkar amaçlarıyla kullanılmasını engelleyecek yasal düzenlemelere gidebilirsek, yakın insan ilişkileri sayesinde pek çok işin daha hızlı yürütülmesini de sağlayabiliriz. Partizanlık en önemli sorunumuzdur. Özellikle istihdam konusunda bu sorunu aşmamız ve sadece sayısal olarak değil nitelik bakımından da çağdaş bir istihdam politikasını tüm kamu kurum ve kuruluşlarında yerleştirmemiz şarttır. Yeni hükümet programının en öncelikli hedefi de budur. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında siyasetsizleştirme olarak da tabir edebileceğimiz özerkleştirme politikası doğrultusunda köklü değişikliklere gidilmesi ve yönetim yapılarının siyasi beklentilerden arındırılmasıyla bu alanda önemli mesafe kat edeceğimizi düşünüyorum.

CTP-UBP koalisyonunun, Kıbrıs müzakerelerinin ivme kazandığı bir dönemde kurulması tesadüf mü, Kıbrıs davasında yekvücut olduğumuzun göstergesi olarak adlandırabilir miyiz?

Doğrudan bu hedef gözetilerek bu koalisyonun kurulduğunu ben sanmıyorum. Bunu bir fırsata dönüştürmek ise bize bağlıdır. Geniş tabanlı bir koalisyon ortamında, karşıtlık paradigmasına hapsolmadan CTP ve UBP, Kıbrıs sorunundaki gelişmeleri birlikte değerlendirebilir ve toplumumuza birlikte anlatabilirse, olası bir referandumda başarı olasılığı yüksek olacaktır. Yeknesaklığı sağlayacak olan tek başına bu koalisyonun kurulması değil bu modele inancı pekiştirecek şekilde iki partinin eşitlikçi bir ortamda birlikte kararlar alabilmesi ve karşılıklı güven ortamında diyalogun geliştirebilmesidir.

Babanız Özker Özgür bu ülke siyasetine çok emek vermiş, acısı, tatlısı, himmeti ve hiddetiyle siyasi yaşamı tasvir edebilecek isimlerdendi. Babanızın dönemindeki CTP ile bugünkü CTP’yi karşılaştırırsanız, en büyük farklılık olarak neyi ortaya koyarsınız? Babanız Özker Özgür yaşasaydı, nelere kızardı, neleri değiştirmek isterdi?

Babamın CTP Genel Başkanı iken ve CTP’den ihraç edildikten sonra da en hassas olduğu konu Kıbrıs sorununun çözümü idi. Bu minvalde tüm Kıbrıslıların insan haklarına saygıyı ve iki toplum arasında sağlıklı ilişkileri temel alıyordu. En büyük korkusu ise CTP’nin Kıbrıs sorununun çözülebileceğine dair inancının azalması ve bu bağlamda mevcut yapıyı kabullenerek siyasetini şekillendirmesiydi. Bugün de yaşasaydı, bu konuda uyarılar yapıyor olacaktı. Yaşamını yitireli 10 yıl oldu. 10 yılda çok şeyler değişti ama CTP Kıbrıs’ta federal çözüm hedefinden asla vazgeçmedi. Dahası, çözüme hazırlanmak adına kendi evimizi düzene sokmak için yoğun bir çaba içerisindeyiz. Belki evimizi düzene sokmak için yapılması gerekenleri kendi aramızda tartışıyoruz, birbirimizi ikna etmeye çalışıyoruz ancak çözüm konusunda hiçbir tereddüdümüz yoktur. Ben inanıyorum ki yaşamını 1974 sonrasında kurulan bozuk düzenle dişe diş mücadeleyle geçiren bir lider olarak Özker Özgür ile bugün yaşasaydı değişim konusunda bazı fikir ayrılıklarımız olabilirdi ancak bugün hükümet programına da yansıdığı şekliyle partizanlığı ortadan kaldırma ve adaleti tesis etme gibi temel meselelerde bize yol gösterici olacaktı.

Siz kısa vadede Kıbrıs sorununun çözülebileceğine inanıyor musunuz?

2000’li yıllarda AB dinamiği ile çözüm ihtimali doğmuştu. Kıbrıs’ın AB üyeliği bir fırsata dönüştürülebilirdi ancak o günün koşullarında Kıbrıslı Türkler ve Türkiye üzerlerine düşeni layıkıyla yerine getirmiş olsa da maalesef bunu başaramadık. Bugün enerji konusu yeni bir dinamik olarak değerlendiriliyor. İsrail doğal gazının Kıbrıs ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarına ulaştırılması öngörülüyor. Bunun için siyasi istikrarın sağlanması gerekiyor. Bunu Türkiye de istiyor. Diğer yandan Kıbrıs açıklarında tespit edilen doğal gaz rezervlerinin en uygun şekilde değerlendirilebilmesi için de en gerçekçi senaryolar Kıbrıs’ta çözümle ilişkilendiriliyor. Kıbrıslı Türklerin enerji ile ilgili gelişmelerin dışında kalmaması için de Kıbrıs sorununun çözümü olmazsa olmazdır. Diğer yandan Türkiye’nin Batı ile yakınlaşma ihtiyacı giderek artıyor. Bu açıdan da Sayın Erdoğan’ın 20 Temmuz’da verdiği olumlu mesajları iyi değerlendirmek gerekiyor. Müzakere sürecine ilişkin de tatmin edici düzeyde bir verimlilikten söz etmemiz mümkün. Doğal gaz konusunda tarafların uzlaşıya vardığını, çözüme kadar krize sebep olabilecek yeni bir doğal gaz arama veya sismik araştırma çalışmasının yürütülmeyeceği yönünde açıklamalar yapılıyor. Belli ki zaman zaman iç kamuoylarına dönük bazı açıklamalar hariç tüm taraflar dikkatli bir biçimde sürece aktif destek verme sorumluluğunu hissediyorlar ve çalışıyorlar. Mülkiyet bilindiği üzere en çetrefil konu olarak algılanıyor. Kullanım hakkı gözetilerek ve tüm Kıbrıslıların insan haklarına saygı duyacak bir formül olgunlaşıyor basına yansıyan haberlere göre. Sütten dili yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Çözümle ilgili umut tacirliği yapmadan, çözüm için üzerimize düşen her şeyi yapmakla mükellefiz. Çözüme hazırlanmak adına içte yapacağımız yapısal dönüşümler bence bu mükellefiyetlerin başında geliyor.

Bana göre, hükümet değiştiğinde kadrolar değişmediği zaman bu ülke ileriye doğru yol almış demektir çünkü bu, makama göre iş değil, işe göre makam düsturunun hayata geçirilmesi anlamına geliyor. Sizce bu mümkün olabilir mi? Layık olanı, partide tanıdığı yoksa bile hak ettiği yere konumlandırabileceğimiz günler gelecek mi?

Hükümet programında açıkça ifade edildiği üzere Kamu Görevlileri Yasası değişene kadar yeni müşavirler yaratmayacak şekilde atamaların gerçekleştirilmesine özen gösterilecektir. Yasa değişiklikleri ile birlikte çok daha sağlıklı bir düzene kavuşacağız.