Elektrikte yapısal dönüşüm…

interconnectionBir önceki yazımda (Yapısal reform denildiği zaman ilk akla gelmesi gereken husus) yapısal reformlara ilişkin düşüncelerimi ve siyasal alanda bu düşüncelerin ne oranda karşılık bulabildiğini buradan paylaşacağımı ifade etmiştim. En güncel konulardan biri olan elektrik konusu ile ilgili değerlendirmem şu şekildedir:

Makro ekonomik dengeler açısından ülkemizdeki en kritik iki ölçüt olan bütçe dengesi ve hayat pahalılığı değerlerine göre elektrik alanının uzun vadeli yeniden yapılandırma sürecinde 1) bütçe dengesini daha da bozmayacak ve 2) enflasyonu yükseltmeyecek bir yol haritası izlenmesi gerekiyor. Buna göre 1) kamu bütçesinden sektöre kaynak aktaran değil kaynak yaratacak ve 2) hizmet fiyatlarının yükselmeyeceği tam aksine düşeceği bir yapı öngörülmesi gerekmektedir.

Mevcut yapının dayandırıldığı ana paradigma kamu tekelidir ve devlet kefaletiyle borçlanma hatta devletin elektrik üretimini sübvanseye etmesi gibi çok tehlikeli yöntemler dahi zaman zaman önerilebilmektedir. Dahası, enflasyonun yükselmesine sebep olabilecek zam alternatifi de sektör her dara düştüğünde “tek çıkış yolu” gibi ele alınabilmektedir.

Ülkemizde kalkınmayı desteklemek amacıyla kurulmuş ancak değişen dünya koşullarında hantal yapısıyla kalkınmayı engelleyen bir yapıya bürünmüş olan mevcut kurguyu ısrarla toplumun çıkarlarının önünde gören bu anlayış derhal terk edilmelidir.

Bunun için son iki yılda yaşanan siyasi süreci doğru değerlendirmekte yarar vardır.

28 Temmuz 2013 Erken Genel Seçimleri’ne gidilirken CTP olarak elektrik enerjisi alanında iki önemli tespitimiz vardı:

  1. 2009-2013 döneminin iktidarı, KIBTEK’i batırmak için kuruma yapılabilecek en büyük kötülükleri yapmış, yıllarca fiyat ayarlaması dahi yapmayarak kurumun haraç mezat satılması (özelleştirilmesi) için zemin hazırlamıştı.
  2. Bir muhalefet partisi olarak ilgili toplum kesimleri ile birlikte hareket edip iktidara gelmemiz halinde KIBTEK’in özerkleştirileceğini vaat etmiştik.

Bu iki önemli tespiti göz önünde bulundurarak seçim öncesinde hazırladığımız Akıl Defteri’nde alana ilişkin şu vaatlerde bulunmuştuk:

  1. Enerji ihtiyacımızın karşılanmasındaki sıkıntıları aşmak için politika geliştirmek ve stratejik planlamalar yapmak;
  2. Enerji maliyetlerini düşürmek;
  3. Enerji verimliliği ve enerji tasarrufuna yönelik yasal düzenlemelere gitmek;
  4. KIB-TEK’i özerkleştirerek elektrik enerjisi sektörü otoritesine dönüştürmek;
  5. Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, alternatif enerji kullanımını 2020’ye kadar %20’ye çıkarmak; ve
  6. Enerji santrallerinde sıvı gaz kullanımına geçmek.

Seçimden sonra kurduğumuz CTP-DP hükümetinin programında da bu hedefler doğrultusunda ifadelere yer verdik.

28 Temmuz 2013 Erken Genel Seçimleri’nin ardından bu veriler ışığında öncelikli olarak iki temel hedef doğrultusunda çalışmamız gerektiği açıktı:

  1. KIBTEK’in özerkleştirilmesi; ve
  2. Maliyetlerin düşürülmesi.

Seçimden hemen sonra KIBTEK’in mali durumuna ilişkin birtakım gerçeklerle yüzleşmek durumunda kaldık.

Kasım 2013 itibarıyla, yıllarca geciktirilen tarife fiyat ayarlamaları mevzuu ilgili bürokratlarca gündeme getirildi.

Elde ettiğimiz bulgulara göre KIBTEK yıllar boyunca zararına üretim yapmıştı ve henüz yolun başındayken yürünmesi gereken yolu yürüyebilmek adına bu anomaliyi ortadan kaldırmak bir zorunluluktu.

Maliyetlerin düşürülmesi temel hedefi ile çelişen bulgularla birlikte alana ilişkin daha derinlemesine bir çalışma yürütme zorunluluğu iyice ayyuka çıktı.

5 yılın sonunda (2013-2018) maliyetleri düşürme ve özerkleştirme hedeflerini tutturabilmek için ne yapılmalıydı? Bu çerçevede partide pek çok toplantı gerçekleştirildi. Kurum yöneticileri ve uzmanlar partiye davet edilerek görüş ve önerileri dikkatlice not edildi.

Yapılan çalışmalar sonucunda üzerine gidilmesi gereken üç ana nokta tespit edildi:

  1. Siyasi ve kurumsal yapıdaki iyileştirme ihtiyacı;
  2. Üretim bacağında arz çeşitliliğinin sağlanması ve fuel-oil’e bağımlılığın azaltılması; ve
  3. Tahsilâtların etkinleştirilmesi.

Görüş ve öneriler ışığında bu üç ana noktada yapılması gerekenleri bütünlüklü bir yol haritasına dönüştürdük ve 18 Kasım 2013’te enerjiden de sorumlu bakanın düzenlediği bir basın toplantısıyla “özür dileriz son kez zam yapıyoruz” diyerek bu bütünlüklü yol haritasını uygulamayı taahhüt ettik. 3 başlıkta toplam 12 adımdan oluşan yol haritasını Bakanlar Kurulu Kararı ile kayıt altına aldık ve halka duyurduk:

1. ELEKTRİK ENERJİSİ ALANININ YENİDEN YAPILANDIRILMASI

1A. Enerjiden sorumlu bakanlığın altında, enerji alanındaki vizyon oluşturma ihtiyacını karşılayacak, enerji politikalarını belirleyecek ve siyasetin hesap verebilirliğini mümkün kılacak bir yapılanmaya gidilecek ve gerekli kurullar oluşturulacaktır.

1B. KIB-TEK, özerkleştirilerek kendi içinde üretim, iletim ve dağıtımın her biri verimli, sürdürülebilir ve arz güvenliğini geliştirecek şekilde yeniden yapılandırılacaktır.

2. ELEKTRİK ARZININ ÇEŞİTLENDİRİLEREK ARZ GÜVENLİĞİNİN ARTIRILMASI

2A. Konutlarda ve teknik imkânlar ölçüsünde sanayide, turizm ve diğerlerinde çift yönlü sayaç uygulamasına geçilerek yenilenebilir enerji kullanımının özendirilmesi sağlanacaktır.

2B. Konutlarda ve teknik imkânlar ölçüsünde sanayide, turizm ve diğerlerinde yenilenebilir enerji kullanımını teşvik edecek bir program hayata geçirilecektir.

2C. Ülkemizdeki enerji arz güvenliğinin ve devamlılığının sağlanması adına sistemimizin enterkonnekte sisteme bağlanabilmesi için gerekli çalışmalar hızlandırılacaktır.

2D. Elektrik arzının %20’sini karşılayacak şekilde yenilenebilir enerji yatırımları hayata geçirilecektir.

2E. Elektrik santrallerinin daha verimli üretim yapması sağlanacaktır.

3. KIBTEK’İN MEVCUT ALACAKLARININ TAHSİLATININ SAĞLANMASI, GELECEKTEKİ TAHSİLATLARININ ETKİNLEŞTİRİLMESİ VE BORÇLARININ KAPATILMASI

3A. Kamu kurum ve kuruluşları ve belediyelerin borçları 0-120 ay vadeyle yeniden yapılandırılacaktır.

3B. Gerçek-tüzel kişilere ait borçlar 0-36 ay vadeyle yeniden yapılandırılacaktır.

3C. Etkin bir biçimde tahsilât yapılabilmesi için tüm abonelerin akıllı sayaç kullanacağı bir yapı oluşturulacaktır.

3D. Tarifelerin otomatik olarak güncelleneceği bir düzenleme hayata geçirilecektir.

3E. Günün farklı saatlerinde farklı tarifelerin uygulanacağı bir düzenleme hayata geçirilecektir.

İlgili Bakanlar Kurulu kararının ardından, bilgi odaklı yeni siyaset bağlamında takvimlendirme çalışması ve kararlı uygulamalar yerine “el yordamıyla günübirlik iş yapma zihniyeti” ağır bastı ve statüko Bakanlar Kurulu kararını yuttu. Mevcut yapının sözcüleri, zaman zaman Bakanlar Kurulu kararının mevcut yapıyı güçlendirebilecek bölümlerini propaganda amaçlı kullanırken ruhunu görmezden gelerek esasta bu kararla birlikte yeni bir yapı ihtiyacının karşılanmasını engellemeye dönük aktif bir halkla ilişkiler çalışması yürüttü.

Yaşanan kaotik süreçte YAGA’nın bir projesi olan LED sokak aydınlatma projesi dahi amacından saptırıldı.

Sokak aydınlatma bedellerini tahsil etme yetkisini ödeme güçlüğü çeken belediyelerden geçici olarak KIBTEK’e devreden kanun gücünde kararnamelerin yürürlükten kaldırılması ve belediyelerin ödeme gücünün artırılması amacıyla kullanılabilecek söz konusu proje, kurum tarafından sahiplenilerek uygulamaya sokuldu ve hâlâ daha bir yandan maktu ücret adı altında yurttaşların geçmişte belediyelere ödediği bedeller tekrardan kurum tarafından tahsil edilirken diğer yandan LED projesiyle ciddi şekilde düşen maliyetlere rağmen sokak aydınlatma bedellerinde hiçbir indirime gidilmeksizin tahsilât yapılmaya devam edilmektedir. Bu alandaki iyileştirmelerin ne zaman ve ne şekilde hayat bulacağı ise siyasi bir bilinmezlik olarak varlığını sürdürmektedir.

Yaşanan süreçte akıllı sayaç ihalesi kavgaları, istihdam meseleleri derken hükümet tümden devre dışı kalmış ve 2015 Mali Yılı Bütçe Yasa Tasarısı Meclis’te görüşülürken ilgili bakanlarca durum teknik olarak “fiili özerk yapı” şeklinde tanımlanmıştır.

Kurum, hükümet ve Sayıştay ile erk savaşına tutuşmuş veyahut da yukarıda değinilen akıllı sayaç ihaleleri ve istihdamlara ilişkin hükümetin gerek paradigmasal gerekse yönetsel yetersizlikleri nedeniyle algı o şekilde oluşmuştur.

Bu durum, kurumun “tahsilâtların etkinleştirilmesi” noktasındaki başarısını ciddi şekilde gölgelemiş ve kamuoyu nazarında hem kurum hem hükümet bu durumdan zarar görmüştür.

En kötüsü ise bütünlüklü yol haritasına göre maliyetlerin düşürülebilmesi için odak proje olan kablo projesi ile ilgili hiçbir ilerleme sağlanamamıştır.

Bakanlar Kurulu kararının ardından Elektrik Mühendisleri Odası’nın düzenlemiş olduğu ve ilgili toplum kesimlerinin katıldığı Çalıştay’ın raporuna göre de fizibilite çalışması ile birlikte kablo projesinin hayata geçirilmesinin önemi teyit edilmiştir.

Toplumun ilgili kesimleri projeyi sahiplenip hükümeti bu alanda bilgiyle desteklediği halde siyasi mülahazalarla Türkiye ile yapılması gereken enerji alanındaki anlaşmalar siyaseten sahiplenilmemiş ve proje bu koşullarda ilerletilememiştir. Gelinen aşamada, üç ana konudan biri olan tahsilâtların etkinleştirilmesi hariç kararlılık ve zamanında doğru adımları atma bakımından siyaseten bir başarısızlık söz konusudur.

Bir parantez açıp Şubat 2015’te yapılan fiyat ayarlamasından da söz etmek gerekir.

Şubat 2015’te, akaryakıt fiyatlarındaki düşüşe bağlı olarak yapılan düzenleme, tıpkı Kasım 2013’te olduğu gibi zam ya da indirim değil fiyat ayarlaması olarak değerlendirilmişti.

Yapısal hiçbir önlemin alınmadığı koşullarda gündeme gelen “indirim”, 1) abonelerin (halkın) 2) kamunun (devletin) ve 3) kurumun (KIBTEK) dış etkenlere bağlı bu olanaktan eşit şekilde yararlanabilmesi adına hayata geçirildi ve tüm tarafların avantajına olacak şekilde bir düzenlemeye gidildi.

Şubat 2015’te, 1) kurumun zararına üretim yaptığı tarifelerde, 2) kamunun üretim maliyetlerinin üzerinde ödeme yaptığı tarifelerde ve 3) halkın üretim maliyetlerinin üzerinde ücret ödediği tarifelerde yapılan anlamlı değişikliklerle her üç kesimin de mağdur olmayacağı bir fiyat düzenlemesine gidildi.

Bu düzenleme yaşam bulurken, “bu indirim o söz verdiğimiz indirim değildir” şeklindeki tespitle, yapısal dönüşümün siyaseten öksüz kalmadığı ve kalmayacağı mesajı kamuoyu ile paylaşıldı.

Gelinen aşamada, yeni bir seçim yaşanmadığına göre seçim öncesindeki vaatlerimiz ve 18 Kasım 2013’te ilgili bakanın kamuoyuna verdiği “son kez zam yapıyoruz” sözü aynen geçerliliğini korumaktadır ve siyaseten bağlayıcıdır.

Kasım 2013-Ağustos 2015 tarihleri arasında dolar bazında yakıt fiyatlarındaki düşüş ve dolar kurundaki yükseliş dikkate alındığında, yakıt maliyetlerinin ilgili dönemde Türk Lirası bazında yüzde 15’in üzerinde düştüğü gözlemlenmektedir.

Bugün (24 Ağustos 2015) itibarıyla ise yakıt maliyetlerinde Türk Lirası bazında yaşanan değişim nedeniyle Şubat 2015’te belirlenen tarifelere göre kurumun KW/S üretim maliyeti üzerinden yapılan hesaplamalar ışığında kaybı çok cüzidir ve sadece kurum içi düzenlemelerle dahi bu kaybın giderilebileceği açıktır. Bu da “zam zorunluluktur” gibi iddiaları geçersiz kılmaktadır.

CTP’nin gerçekleştirdiği Olağanüstü Kurultay’ın ardından, seçim öncesinde ekonomi alanında ortaya koyduğumuz en temel vaatlerimizin (dolaylı vergileri artırmama, vb) ve iki yıl boyunca övünçle söz ettiğimiz halkın cebine el uzatmama ilkemize sadık kaldığımız yönündeki iddiamızın dikkatle değerlendirilmesi gereken yeni bir siyasi ortama girmiş bulunuyoruz.

Elektrik alanı özelinde seçim sonrasında doğru politikaların uygulanabileceği koşulları oluşturmak adına Kasım 2013 ve Şubat 2015’te yapılan fiyat ayarlamalarının siyaseten savunulabilecek bir zemini varken, bugün gündeme gelen olası zam uygulamasının ideolojik açıdan “liberal sapma” olarak nitelendirilmesi olasıdır.

Gündeme getirilen zam uygulaması, değişime mukabele ederek mevcut yapıyı güçlendirme ana mantığını resmetmektedir.

Son iki yılda yakıt maliyeti düştüğüne göre “kendi kendini ödeyecek” denilen borçlanmaları finanse etmek için zam yöntemine başvurulacağı anlaşılmaktadır.

Bu durum son iki yılda yanlış bir yatırım stratejisinin uygulandığının, Kasım 2013-Şubat 2015 tarihleri arasında yakıt maliyetlerindeki ciddi düşüşe bağlı olarak elde edilen fahiş kârın da kurum yönetimince iyi değerlendirilemediğinin göstergesidir.

İşin özü, bu yapı sürdürülebilir değildir ve yöneticilerden / bireylerden bağımsız olarak siyasi erk tarafından hızla yapısal dönüşüme tabi tutulmalıdır. Yöneticiler / bireyler, üstlendikleri görevi başarıyla yürütüp yürütmediklerinden ziyade yapısal dönüşüm ihtiyacına ilişkin ortaya koydukları siyasi tavırlar üzerinden değerlendirilir olmuştur. Bunun başlıca sebebi ise siyasi liderlik noksanlığıdır.

Kasım 2013 koşullarında kurumun zararına üretim yapmaması, yaşatılabilmesi açısından önemliydi ve bütünlüklü yol haritası ile birlikte değerlendirildiğinde ideolojik açıdan halk yararına bir gidişattan söz etmek mümkündü. Bugünkü yeni siyasi ortamda da siyasi hedef muğlâklığına yol açılmamalı, “fiili özerk yapı” siyaseten meşrulaştırılmamalı ve halk yararına bütünlüklü bir bakış açısı ile izlenmesi gereken süreç sahiplenilmeli ve halka anlatılabilmelidir.

Bu hayati ihtiyacı teyit eden önemli bir diğer husus ise kamuoyunda devam etmekte olan personel maliyetlerine ilişkin tartışmadır.

Bir kurumun sürdürülebilirliğinde en önemli etkenlerden bir tanesi de o kurumun maliyetleridir.

Kurumdaki maaşlar ne düzeyde olursa olsun, orta ve uzun vadede personel maliyetlerinin kurumun mali yapısı ile uyumlaştırılması adına yapısal dönüşüm kaçınılmazdır.

Bütünlüklü çözümün parçası olmaksızın çalışanların maaşlarının düşürülmesinden siyasi medet ummak ilkesel olarak yanlış olmakla birlikte özerkleştirme hedefini tutturabilmek adına işin bu boyutunda da sağlıklı bir değerlendirme yapılması kaçınılmazdır.

Özerklik mali özerkliği de beraberinde getireceğinden, hükümetin özerkleştirme aşamasından önce kurumun sürdürülebilir bir yapıya kavuşturulmasını sağlamak gibi bir sorumluluğu vardır.

Mevcut çalışan maaşlarından bağımsız olarak eğer kurumda belirli bir vadede çalışan ve emeklilere ödenen maaşlar ve diğer özlük hakları kamudaki diğer maaş ve özlük hakları ile paralel bir yapıda seyretmiyorsa, ne toplum genelinde ne de kamu çalışanları düzeyinde sosyal adalet tesis edilebilmiş demektir.

Ülkemizde kimin ne kadar maaş aldığından çok sosyal adaletin nasıl tesis edileceğini ve kurumlarımızın sürdürülebilir bir yapıya kavuşması adına hangi yapısal adımların atılması gerektiğini tartışmak yerine alıngan bir savunma içgüdüsü ile tartışmalar çok farklı noktalara çekilmekte ve günün sonunda sorunların devamına hizmet edilmektedir.

Bunun en genelde toplumumuza ve KIBTEK çalışanlarına hiçbir fayda sağlayamayacak bir gidişat olduğunu tespit edip bilgiye dayalı açıklamalarla konuya açıklık getirilmesi gerekirken yaşanan tartışmalara rağmen KIBTEK yönetiminin ya da KIBTEK’ten sorumlu bakanlığın konuya duyarsız kaldığı gözlemlenmektedir.

Geçtiğimiz haftalarda ambulans hizmetleriyle ilgili Sağlık Bakanlığı’nın yapmış olduğu açıklama doğru örnektir.

Kamuoyu sağlıklı bilgilerle donatılmalı ve konular sosyal medyadaki kısır tartışmaların ötesinde siyaseten savunulabilir bir noktaya taşınmalıdır ki bilhassa hükümet mensubu partilerin sözcüleri bu sağlıklı bilgileri yayabilsin ve halkı doğru bilgilendirebilsin.

Mevcut koşullarda, yaşanmakta olan karmaşayı ortadan kaldırmak amacıyla Bakanlar Kurulu kararı ile kalıcılaştırılan bütünlüklü yol haritasının yeni hükümet programında yer verilen hedefler de dikkate alınarak gözden geçirilmesi ve takvimlendirilip uygulanması için siyasi niyet ifadesinde bulunulması yerinde olacaktır.

İçerik olarak yeni hükümet programında da maliyetlerin düşürülmesi ve arz çeşitliliğinin sağlanması (kablo projesi) da dâhil olmak üzere yapılması gerekenlere takvimsiz bir biçimde yer verildiği not edilmelidir.

KIBTEK Yönetim Kurulu Başkanı, Yenidüzen gazetesine yaptığı son açıklamada kablo projesi ile ilgili bir fizibilite çalışmasından söz etmektedir.

Bu açıklamaya göre KIBTEK’in kablo projesini kendi kaynaklarıyla veyahut da borçlanarak yürütmesinin uygun olmayacağı apaçık ortaya çıkmaktadır.

Doğaldır ki mevcut borç ve maliyet yapısıyla KIBTEK 200 milyon Euro’nun üzerindeki bir yatırımı gerçekleştirme olanaklarına sahip değildir.

Söz konusu proje, Kıbrıslı Türklerin siyasi yönetiminde ve özel sektörle işbirliği olanakları değerlendirilerek yaşam bulabilecek bir projedir.

Yapısal dönüşüm ihtiyacını inkâr ederek maliyetleri düşürecek bu büyük projeyi mevcut köhnemiş yapı içerisinde değerlendirmek ve “uygun değildir” fetvası vermek mevcut yönetim anlayışının en erken zamanda değiştirilmesi gerektiğinin açık bir göstergesidir.

Bu alanda bir başarı hikâyesi yazılabilir. Yeter ki yeni siyasi ortamda halka verilen sözler unutulmasın ve yine CTP öncülüğünde kurulan bir önceki hükümetin aldığı kararlar yokmuş gibi bir siyasi yaklaşım sergilenmesin.

Değişen dünyada gündeme gelen yeniliklere direnip halkın cebine el atarak sorunları ötelemek ve hatta “çözmek” dahi mümkündür.

Aynı durum, çok daha acil olan diğer kamu borçları için de geçerlidir. Vergileri artırırsınız, maaşlarda kesintiye gidersiniz ve bu gibi yöntemlerle kaynak yaratıp kamu maliyesinin borç krizini aşarak pek çok alanda yatırım dahi yapabilirsiniz!

Bu gibi “kolay” yöntemler, sağcı partilerin tüm dünyada uyguladığı ve küresel düzeyde ciddi muhalefetle karşı karşıya kalan yöntemlerdir. Sosyalistlerin ise böyle bir alternatifi yoktur. Dolaylı vergilere / harçlara enflasyonun üzerinde zam yapmama sözü vererek iktidara gelmiş solcu bir parti de eşref saatin geleceğini göz önünde bulundurarak yapısal dönüşümlere bağlı iyileştirmeler dışında hiçbir yönteme tevessül etmemelidir.

Sol ideolojiyi benimsemiş siyasetçiler halk yararını gözeterek zor yöntemleri seçer ama günün sonunda kararlılık ve ilkeli duruş sayesinde halkla birlikte değişimi en sağlıklı biçimde sağlayacak olan da onlardır.

En başa dönecek olursak;

Eğer yapısal dönüşümden söz ederken kastımız bütçe dengesi sorunumuzu hafifletmek ve enflasyonu düşürmekse ülkemizdeki iktidarlar için elektrik konusu bulunmaz Hint kumaşı gibidir. Doğru yapılanmayla hem büyük bir kara deliği kapatırsınız hem de enflasyonu düşürebilirsiniz. Yapısal dönüşüm ihtiyacını siyaseten yeterince özümseyemeyip bundan ödünler vererek günübirlik çözümlemelerden medet umacak iktidarlar içinse elektrik adeta bir ölüm fermanına dönüşecektir…

Not: TL’nin devalüe olması nedeniyle yaşanan ciddi ekonomik kriz Kıbrıs Türk siyasetinde ciddi dalgalanmalara yol açıyor. Döviz krizi, zaten düşük olan siyasete güveni daha da aşağılara çekiyor. Bir sonraki yazıda, yapısal reformların bu gibi krizlerle mücadeledeki önemini ele alacağım.

Yapısal reform denildiği zaman ilk akla gelmesi gereken husus…

En genel anlamıyla yapısal reform herhangi bir alandaki yapısal bozuklukları ortadan kaldırarak o alanın bugün ve gelecekteki beklentileri karşılayabilecek yeni bir yapıya kavuşturulması demektir.

Ülkemizde örneğin mevcut siyasal yapımız günün ihtiyaçları doğrultusunda doğru siyasi kararlar üretilmesine olanak tanımamaktadır. Siyasette niteliğin artırılması ve daha hızlı şekilde kararlar üretilebilmesi için siyasal yapılanmamızda birtakım değişikliklere ihtiyaç duyulmaktadır. Siyasi partiler yasasındaki değişiklikler, seçim ve halkoylaması yasası ile ilgili tartışmalar, Anayasa değişikliği ve benzeri konuların sürekli gündeme gelmesinin kök nedeni siyasal alana dair yapısal reform zorunluluğudur.

Benzer şekilde, hukuk düzenimize ve yargıya ilişkin de ciddi yapısal bozukluklar söz konusudur. Mahkemelerimiz hızlı karar üretememekte ve adaletin tecellisi gecikmektedir. Bu da yaşamın her alanında ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bundan ötürü yargıda köklü yapısal değişim ihtiyacı sürekli dile getirilmektedir. Her göreve gelen Mahkeme Başkanı, her fırsatta bunun için Anayasa değişikliğinin şart olduğunu ısrarla vurgulamakta ve adeta “yalvarmaktadır”.

Diğer yandan, değişen dünya ve ülke koşullarında halkımızın doğal olarak hizmet beklediği pek çok alan vardır. Başta eğitim ve sağlık gibi sosyal alanlar olmak üzere bu hizmetlerin neredeyse tümü için de mevcut yapısal sorunlara odaklanılmadığı müddetçe ciddi kaynak ihtiyacı söz konusu olmakta ve sistem kilitlenmektedir.

Örneğin siyasi kültürümüzün ciddi sıkıntıları nedeniyle “polisin sivile bağlanması” konusu mali yönleriyle hiç değerlendirilmemekte ancak bu değişiklik ciddi bir siyasi vaat olarak sürekli gündeme gelmektedir. Yeni geçiş kapıları için de aynı durum geçerlidir.

Bu koşullarda KKTC’de yapısal reform denildiği vakit öncelikle akla ekonomiyi düzeltecek reformlar gelmektedir. Bu bir ideolojik tercih değil zorunluluktur. Öncelikler (priorities) ister istemez kamu yönetimi açısından kaynak yaratma, halk açısından da üretim ve istihdam imkânlarının artırılmasıdır. Bu da ekonomiyi iyileştirecek yapısal reformlardan geçmektedir.

Aksi halde tüm diğer alanlardaki yapısal reformlar daha uzun yıllar konuşulacak ancak bir arpa boyu dahi yol kat edilemeyecektir.

Siyaseten bu tespiti yapmanın zamanı gelmiş hatta geçmiştir bile.

Değişim beklentisi / talebi halkta üst düzeyde cereyan ettiğine göre bir arpa boyu yol kat edilemeyen koşullarda her seçimde partilere ve siyasetçilere tepkiye bağlı oy verme davranışları daha da güçlenecek ve pek çok siyasetçi değirmen taşlarının arasındaki buğday taneleri gibi un ufak olmaktan kurtulamayacaktır.

Bu tespite göre çıkış yolu doğru liderlikten geçmektedir.

Ekonomiyi düzeltecek yapısal reformları sistematik biçimde ele alabilecek ve farklı açılardan ekonomiyi düzeltmek adına kararlılıkla değişimi sağlayabilecek bir liderlik olmazsa olmazdır.

Popülizm, dengecilik ve benzeri yaklaşımlar siyasal başarının önkoşulu addedildiği müddetçe de liderlik ihtiyacı / sorunu gündemde kalmaya devam edecektir.

Ekonomi matematikten ibaret değildir.

Örneğin bir ülke ekonomisini değerlendirirken 5 ana ölçütten biri olan işsizlik bizde % 8,3 iken Türkiye’de %9,9’dur. Bu oranlar bizim bu alanda Türkiye’den daha başarılı olduğumuzu göstermemektedir. Genç işsizliğe bakıldığında bizdeki oranın %20,3, Türkiye’deki oranın ise %17,9 olduğu görülmektedir. Dahası, KKTC’deki “gizli işsizler” yani kamuda istihdam edildiği halde ve bir iş sahibi olduğu halde yeterince üretken olamayanların ekonomi üzerindeki yükü bir hayli büyüktür. Ekonomiyi düzeltirken hem bu gibi oranları değerlendirmek hem de bu oranların kalıcı şekilde iyi yönde değişimini sağlayacak yapısal önlemler almak gerekecektir.

Herhangi bir ülke ekonomisi değerlendirilirken bir diğer ölçüt ise büyüme oranıdır.

KKTC’deki ekonomik büyüme bugünkü dünya ve bölge konjonktürüne göre kötü olmasa da (%4,3) kişi başına GSMH’de dolar bazındaki düşüş dikkat çekicidir. Sürdürülebilir ekonomiye geçiş için şart olan yapısal reformlar geciktirildiği müddetçe risk devam edecektir. Kamunun reel sektördeki düzenleyici ve denetleyici rolünün güçlendirilmesi adına ciddi yapısal değişikliklere ihtiyaç vardır. Ancak bu sayede hükümetlerin büyümeyi destekleyici mahiyette kararlılıkla adımlar attığına dair bir güven ortamı oluşabilecektir.

Bir diğer önemli ölçüt ise enflasyondur. DPÖ’nün yaptığı son açıklamaya göre TÜFE son 6 ayda %1,9 artış göstermiştir. 2014’te %10,22’den %6,49’a düşen TÜFE’ye rağmen en yüksek artışın %13,56 ile lokanta ve oteller alt grubunda olması dikkat çekicidir. Petrolün değer kaybetmesiyle tüm dünyada petrol ithal eden ülkelerdeki enflasyon oranlarında düşüş yaşanırken bizde örneğin mobilya ve ev eşyalarında ortalamanın üstünde (%10,37) yaşanan artış, akaryakıt ve buna bağlı fiyatlar hariç yurttaşlarımızın alım gücündeki düşüşü göstermektedir. Konut fiyatlarının değişmemesi ekonomideki durağanlığı işaret ederken, dünyada yakıt fiyatları düştüğü halde elektriğin de içinde bulunduğu grupta düşüş değil ılımlı bir artış (%1,79) yaşanması yine yapısal sorunlarımızdan kaynaklanmaktadır.

Ülke ekonomileri değerlendirilirken kullanılan bir diğer ölçüt ise cari işlemler dengesidir. Cari işlemler dengesi bir ülkenin toplam mal ve hizmet ihracatı ve transferlerinin toplamıyla tüm ithalatının farkıdır. KKTC’de lokomotif sektörlerin (yükseköğretim ve turizm) hizmet ağırlıklı olmasından ötürü ihracatımızın ithalatımızı karşılama oranı çok düşük olduğu halde (%7,5) cari işlemler dengemizin milli gelirimize oranı Türkiye ile kıyaslandığı zaman oldukça iyi konumdadır (% -0,3).

KKTC’de ekonominin de siyasetin de tıkanmasına yol açan ana etken ise bütçe dengesidir.

Bir ülke ekonomisi değerlendirilirken bakılan beşinci ölçüt olan bütçe dengesi konusunda çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya olduğumuz yıllardır konuşulmaktadır. Katı giderler nedeniyle “geleceğe yatırım” şeklinde ifade edilebilecek bütçe payı sadece %1,5 olabilmekte, tüm diğer bütçe kaynaklarımız günübirlik harcamalar için kullanılmaktadır. Ülkemizdeki altyapı yatırımları ve ekonomiyi büyütmeye dönük programlar ise tümüyle Türkiye tarafından finanse edilmektedir.

Dolayısı ile hedefi daha da daraltmak bakımından KKTC’de “yapısal reform” denildiği zaman ilk akla gelmesi gereken hususun bütçe dengesi ve kamu borçları olduğunu tespit etmek gerekir. Bu da mali yönetim üzerinden yapılandırılacak bir reform süreci ile başarılabilir. Bunun için ise mali yönetim sistemimizin fonksiyonel ve kurumsal analizini yapıp bu sistemi güçlendirebilecek nitelikli ve kararlı bir hükümete ihtiyaç vardır.

Bu konuda siyasi odaklanma başarılamadığı ve ilerleme kaydedilmediği müddetçe diğer yapısal reformları hayata geçirmek adına yürütülecek “devekuşu politikaları” büyük oranda duvara toslayacaktır. Dünyadan kopuk bir biçimde ve yapısal sorunları göz ardı ederek yürütülecek yerel siyasetin sonucunda herhangi bir alanda pozitif adım atma niyetiyle yapılacak borçlanmalar da yapısal sorunların derinleşmesine yol açacaktır. Kamu borçlarını ve enflasyonu artırmak pahasına yapısal reformları öteleyerek uygulanacak yanlış politikalar kanın durmasına hizmet etmeyecektir.

Burada siyaseten başarılması gereken “bağlam dışı” tartışmaları aşmak ve kanı nasıl durduracağımıza dair gerçekçi projeleri siyaseten ön plana çıkarmaktır.

Bu da en başta ifade ettiğim gibi doğru liderlikle mümkün olabilir.

Kamu kaynaklarının üleştirilmesine dayalı eski siyaset paradigması ülkemizin geleceğini tehdit etmeye devam etmektedir.

Eski paradigmanın en popüler söylemi olan “sıkı para politikası uygulanmasın” şeklindeki görüşler siyaseten hata yapmaya müsait popülist siyasetçileri en çok yanılgıya düşüren görüşlerin başında gelmektedir.

Kaynak sorunu yaşadığımız koşullarda bu söylem, “yapısal reformları boş verin, borçlanarak siyaseten yakın gördüğünüz çevrelere kaynak dağıtın” şeklinde Türkçeleştirilebilir.

Siyasi yakınların bu “baskısı” ve siyasetçilerin bu “yumuşak karnı” nedeniyle mali yönetim üzerinden yapılandırılacak bir reform sürecinin hayata geçirilmesi de mümkün olamamaktadır.

1990’ların ikinci yarısından itibaren yaşamakta olduğumuz “bir adım ileri iki adım geri” hali, siyasetin çıpasız kalmasından ve el yordamıyla ülkeyi yönetmeye çalışmamızdan ileri gelmektedir.

Önümüzdeki günlerde kişisel bloğumda yapısal reformlarla ilgili düşüncelerimi ve siyasal alanda bu düşüncelerin ne oranda karşılık bulabildiğini daha spesifik biçimde paylaşmaya devam edeceğim.

Sessizliğin dili…

Cumhurbaşkanlığı seçimi geride kaldı.

Ortaya çıkan tablo, olmayan siyasi istikrarı daha da sorgulanır bir noktaya taşıdı.

Kaos derinleşti.

Her kafadan bir sesin çıktığı koşullarda hükümetin “sürdürülebilir bir toplumsal ve ekonomik yapı yaratma” temel vizyonu doğrultusunda icraat yapabilmesi hiç de kolay değil artık.

Belli başlı konularda siyasi irade gerektiren acil kararlara imza atılması gerekiyor.

Yağışlar iyi gidince bu yıl arpa-buğday üretimi arttı.

Bir ay içinde ürün fazlasını ihraç edemezsek ürünler değerlendirilemeyecek.

Üstelik ürün fazlası ve ihracat alternatifine bağlı olarak bu alanda yeni bir fiyat politikası belirlenmesi gerekmekte ve zaman da kısıtlı…

Mutlak siyasi irade sergilenmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız…

Yine tarım alanında daha birkaç ay önce hayvan üreticilerinin Meclis önünde yaptığı eylem hâlâ akıllarda…

Sütle ilgili de sürdürülebilir bir yapı oluşturmak için bir şeyler yapılması gerektiği ortada…

Aksi takdirde Haziran itibariyle ciddi altüstlükler gündeme gelebilir.

Kamudaki ek mesailerle ilgili sorun da devam ediyor.

2014 bütçesinde 55 milyon TL olan ek mesai kaleminde bu yıl 50 milyon TL var.

2014’teki harcama 80 milyon TL’yi bulmuştu.

Bu yılın başında acilen köklü değişikliklere gidilmesi gerekiyordu.

Yılın ikinci yarısında bu konuda da ciddi sıkıntılar gündeme geleceği aşikâr…

Bunlar gibi pek çok konuda hızlıca kararlar üretilmesi ve “sürdürülebilir bir toplumsal ve ekonomik yapı yaratma” temel vizyonu doğrultusunda adımlar atılması gerekiyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle gecikmeler yaşandı.

Oluşan koşullarda bu adımların atılması iyice zorlaştı.

Bana göre en kritik konu Türkiye ile imzalanacak 2016-2018 programıdır.

Çok değil birkaç hafta önce bu köşede şunları yazmıştım:

“2016’ya ilerlerken ekonomik program tartışmaları alevleniyor.

Bu konuda siyasi çizgimiz nettir, özgüvenimiz tamdır.

Yolumuzu biz tayin etmeliyiz!

Vizyonumuzu, ilkelerimizi, hedeflerimizi ve bir takvime bağlı yürüteceğimiz programımızı biz oluşturmalıyız!

En temel hedefimiz günü kurtarmak yerine toplumumuzu karşılıklı kabul edilebilir federal çözüme ve barışa hizmet edecek sürdürülebilir bir yapıya kavuşturmaktır.

Toplumsal ilerlememiz ve aynı zamanda Türkiye ile ilişkilerimiz açısından da bu bir milattır.

Toplumsal onurumuzu kurtarmak için kendi programımızı hazırlarken önümüzdeki 3-4 yılın sonunda cari harcamalarımıza dış destek ihtiyacını ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Türkiye’nin cari harcamalarımıza sağladığı kredi miktarı tedricen azalırken, elde edeceğimiz hibe miktarı ise her yıl bir miktar artmış olacak.

Bu da örneğin istihdam, sosyal politikalar ve benzeri konular için ihtiyaç duyduğumuz kaynağa rahatlıkla ulaşabileceğimiz anlamına gelmekte.

Toplumsal mutabakatla bu yolu yürürken cari bütçemize sağlanan 216 milyon TL (2015) desteği her yıl nasıl 70 milyon TL azaltacağımız sorusuna elle tutulur bir cevabımız olmalı.

Ortak kararlarımız ışığında gerçekleştireceğimiz yapısal reformları Türkiye’nin bize sağlayacağı her bir kuruşla ilişkilendirerek masaya oturmamız halinde ise hiçbir dayatma ile karşı karşıya kalmayacağımızı öngörmemiz mümkündür”.

***

Siyasi irade ve toplumsal mutabakat gerektiren bunca acil konu varken kanımca taraf olunabilecek tek tartışma, “sürdürülebilir bir toplumsal ve ekonomik yapı yaratma” temel vizyonunun nasıl daha hızlı ve etkili biçimde yaşam bulabileceğidir.

Bir süredir toplum bu minvalde değişim mesajını yükseltiyor ancak diğer yandan bir akıl tutulması yaşanıyormuşçasına Yenilenmenin Akıl Defteri ışığında yapılması gerekenlerden dahi söz etmek akıllara ziyan şov nitelikli reaksiyonlara da yol açabiliyor.

Yanlış parametrelerle seyreden bu oldukça sıkıntılı / kısır sürecin toplumsal açıdan olumlu sonuçlar doğurmayacağı kanaati iyice yerleşiyor.

O halde, sevdiğim bir sözdür, “senden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemekten hayırlıdır”.

27 Nisan 2015, YENİDÜZEN