Başarılar Syriza… Başarılar Alexis Tspiras…

alex_tsipras_eu_brussels_rtr_imgYunanistan’da 8 aylık sürede “tepkisellik ve AB karşıtlığı” ile şekillenen seçim sonuçları yerini, “AB içinde kalıp AB ile imzalanan programlarla Yunanistan’ı geleceğe hazırlama ve Avrupa’nın değişimine katkı yapma” politikasına destek şeklinde yorumlanabilecek seçim sonuçlarına bıraktı.

Kuşkusuz bunda 8 aylık süre zarfında Yunanistan’ın kreditörleriyle yaşadığı tecrübeler de etkili oldu. Ancak önemli olan halk iradesidir. Dün akşam gerçekleştirilen seçimle birlikte taşlar yerli yerine oturmuş oldu. Yunan halkı demokratik iradesiyle taşların yerli yerine oturmasını ve ülkenin karanlık geçmişiyle bağlarını koparıp AB içinde aydınlık bir geleceğe yürümesini onaylamış oldu.

AB değerleri ile bağdaşmayan ötekileştirmeye, radikal karşıtlığa ve rasyonel olan her şeye ve herkese tepki göstermeye dayalı zihniyet ile yollarını ayıran Syriza, sorumluluk sahibi, yapısal reformları sahiplenen ve ülkesini geleceğe hazırlama vaadini ön planda tutan bir partiye dönüşerek Yunan halkının güçlü iradesine zemin hazırlamayı başardı.

Yaşanan süreç ortada…

Bu sürecin yaşanması gerektiğini, Syriza’nın başarısının tepkiselliğe dayalı seçim sonuçları ile değil uygulayacağı programlarla sınanacağını söylemek 8 ay önceki popülizmin doruklara tırmandığı koşullarda çok zordu. O gün bu siyasi çözümlemeyi aşağılamak için “fıkra gibi” diyenler dahi olmuştu.

8 aylık sürenin ardından 28 Ocak 2015’te Halkın Sesi’nde yayınlanan bir röportajda sorulan o soruyu ve verilen o cevabı hatırlamakta ve hatırlatmakta büyük yarar var.

Zira bu ülkede siyasete ve siyasetçiye güveni zedeleyen başlıca unsur tutarlılık, bütünlük ve evrensellik noktasında yaşanan ciddi zafiyetlerdir.

***

Soru:Yunanistan genel seçimlerinde radikal sol koalisyon Syriza’nın seçimi kazanmasıyla birlikte, Syriza’nın bazı ülkeler için model oluşturabileceği yorumları yapılıyor. Syriza KKTC için model olur mu,  KKTC’de böyle bir modele ihtiyaç var mı?

 Birikim Özgür: 2008 Küresel Finans Krizi sonrasında tüm dünyada siyaseten mali sürdürülebilirlik hedefi bir başarı ölçütüne dönüştü. Kamu maliyesinin güçlenmesi ve ekonomik sürdürülebilirliğe katkı yapabilecek biçimde kamu kaynaklarının kullanılabilmesi siyasetin merkezine yerleşti. Gelirinden fazla harcama yapan kamu yapılanmasına sahip ülkelerde bu yeni durum ciddi kemer sıkma politikalarını gündeme getirdi. Yunanistan gibi ekonomik büyüme yönünden sıkıntılar yaşayan, üretimi artırma imkânları kısıtlı olan ülkelerde kemer sıkma politikalarının sonuçları kısa vadede gözlemlenemiyor. Bu da doğallığında tepkiyi doğuruyor. Çünkü kemer sıkma demek insanların işinden, aşından olması demektir. Yunanistan halkı fakirleşiyor ve bu insan odaklı siyaset yapanlar açısından hiç de hazmedilebilecek bir durum değildir. Yeni iş imkânı bulamayan kemer sıkma mağduru Yunan halkının tepkisi de aslında kötüleşen yaşam koşullarınadır.

Halkın yaşam koşulları gittikçe kötüleşen ya da bir türlü iyileşemeyen pek çok ülke var. Tüm bu ülkeler için demokratikleşme yani halk iradesine dayalı bir sistem ve sürdürülebilir ekonomik büyüme tek alternatiftir. Bu iki konuda yaşanacak iyileşmeye bağlı olarak halklar açısından kalıcı refah ve mutluluk ortamı oluşabilir. Bu bağlamda Syriza’nın başka ülkeler için modele dönüşebilmesi bu iki konuda bugünden yarına yaşanacak iyileşmeye bağlıdır. Sadece (haklı veya haksız) tepkiselliğe ya da duygusallığa dayalı seçim başarıları model olamaz. Bu gibi durumlar dünyada pek çok kez yaşandı. Başarıyla planlanmış ve uygulanmış bir siyasi programın model olma potansiyelinden söz edilebilir ancak.

KKTC’de de uygulanan model demokrasiyi geliştirme ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlama modelidir ve bu model sosyal yaralara yol açmayacak biçimde hali hazırda uygulanmaktadır. Demokratik zeminde kamu maliyesini rahatlatacak ve ekonomik büyümeyi tetikleyecek bazı kritik reformlara imza atabilmemiz halinde, bizim Yunanistan’ı değil Yunanistan’ın bizi model olarak değerlendirmesinin çok daha uygun olacağı kanısındayım.

Yunan halkının sandığa yansıyan iradesiyle dışa bağımlı ve reformları ağırdan alan eski KKTC modeline özenerek Yunanistan’ı KKTC’leştirmek arzusunda olmadığını varsayıyorum.

***

Başarılar Syriza…

Başarılar Alexis Tsipras…

Cumhurbaşkanımız Sayın Mustafa Akıncı’nın kutlama mesajında ifade etmiş olduğu üzere, “İstikrarlı Yunanistan sadece Yunan halkı için değil Kıbrıs’ta çözüm için de gereklidir”.

Türkiye’de geciken yapısal reformlar

turkiye_bayrak02Bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale gelmesi için o sistemin yeniden yapılandırılmasına yapısal reform diyoruz.

Türkiye bu konuda ilginç bir örnek…

Yapısal reformları yavaşladığı için ekonomik büyümesi durağanlığa girmiş ama örneğin son dönemde sıklıkla gündeme gelen Yunanistan’dan ve bizden çok farklı bir durumu var.

Türkiye 2000’li yıllarda kamu maliyesini güçlendirip bütçe dengesini sağlamayı başarmış.

2015’in ilk yarısında geçtiğimiz yıla göre kamu maliyesi harcamaları yüzde 10,7 artmış. Yapılan harcamaların yüzde 12’si faiz ödemesi. Faiz dışı harcamalar bir önceki yıla göre yüzde 10,4 artmış ancak 2014’ün ilk yarısında bir önceki yıla (2013) oranla artış yüzde 13,9 düzeyinde olduğundan “faiz dışı harcamalarda frene basıldı” yorumu yapılıyor.

Türkiye’nin yılın ilk yarısındaki toplam gelirleri 237,5 milyar TL. Bir önceki yıla göre yılın ilk yarısında gelirlerdeki artış yüzde 12,8 düzeyinde. Vergi gelirleri yüzde 15,8 artarak 194,5 milyar TL’ye ulaşmış. Geriye kalan 43 milyar TL “diğer gelirler” kaleminde.

Bizim “diğer gelirler” kalemimizde TC hibe ve kredileri varken, Türkiye’de bu kalem büyük oranda özelleştirme gelirlerinden oluşuyor.

Uzun lafın kısası, zihniyet dönüşümüne bağlı olarak Türkiye’de kamu maliyesi güçlenmiş ve ülke AB’nin Maastricht kriterlerini rahatlıkla karşılayabilen bir yapıya kavuşmuş.

2000’li yıllarda gerçekleştirilen bankacılıktaki yapısal reformlarla birlikte düşünüldüğünde Türkiye bu dönemde ipten dönmüş.

Biz ise bütçe dengesi bakımından hâlâ ipteyiz ve henüz önümüzü görebileceğimiz bir ortama kavuşabilmiş değiliz. Yazının konusu Türkiye’deki yapısal reformlar olduğundan bizimle ilgili tek bir cümleyle şu tespiti yapmakta yarar var:

Kıbrıs’ın kuzeyinde sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale gelmesi için hayata geçirilmesi gereken yapısal reformlardan kasıt kamu maliyesinin sürdürülebilirliğine pozitif katkı yapacak reformlardır.

Türkiye ise bizde olmayan bir sorundan mustariptir:

Cari denge!

Türkiye’nin ihracatının yüzde 80’i ithalata dayalı…

Türkiye ekonomisini kurtaracak yapısal reformları özetle “üretimi yerlileştirme” şeklinde ifade edebiliriz.

Bu da hiç kolay değil çünkü gerekli zihniyet dönüşümünü gerçekleştirip kamu ağırlıklı rejimden özel sektör odaklı ekonomiye geçiş sağlanmış olsa da Türkiye’nin üretimi inovasyona yani ağırlıklı olarak ileri teknolojiye kaydırılamadığı için üretilen değerlerin karşılığı istenen düzeyde olamıyor.

Türkiye’nin ileri teknoloji üretebilmek için eğitimde de ciddi bir dönüşüme ihtiyacı var.

Önümüzdeki dönemde devletin eğitime ve üretimi yerlileştirmeye katkı yapması gerekiyor.

Türkiye’de ekonomik büyüme yapısal reformlardaki gecikmelerden ötürü dört yıldır istenen düzeyde değil.

Bunun sonucunda işsizlik oranı yükselmeye başlamış ve gelişmiş ülkelerle refah farkındaki azalma neredeyse durmuş.

Bu gidişatı tersine çevirmek için ekonomiye güven duyulması gerekiyor.

Bu da ancak ve ancak siyasi istikrar ortamında olabilir.

Mevcut koşullarda Türkiye’de ekonominin önünü açacak adımların atılmasına imkân yok.

1 Kasım’ın ardından Türkiye’nin istikrarlı bir hükümete kavuşması gerekiyor.

Bu hükümetin illa ki tek partili olması bana göre şart değil.

1 Kasım sonrasında kurulacak hükümetin hazırlayacağı yapısal reform programı sadece ekonomiyi içermemeli.

Hukuk düzeni ve demokrasi de ekonomideki olumsuz gidişatla paralel bir seyir izlemekte!

Bu iki konuda son 13 yılın tek partili iktidarına ciddi bir tepki birikmiş durumda.

Türkiye’de yatırımlar son yıllarda durma aşamasına gelmişse hukuk ve demokrasiye güven noktasındaki olumsuzluklar da ciddi birer etken olarak değerlendirilmeli.

Acı ama gerçek. Türkiye demokrasisinde son dönemde ciddi defolar oluştu. Türkiye üzücü biçimde iç çatışma ortamına sürüklendi. Bu konumdaki bir ülkenin yatırımcılara cazip görünmesi ise mümkün değil.

Eğer bir koalisyon hükümeti oluşturulur ve takvime bağlı olarak başta hukuk, demokrasi, eğitim ve ekonomide ihtiyaç duyulan yapısal dönüşümler adım adım hayata geçirilebilirse kısa sürede ekonomi yeniden hareketlenebilir.

Türkiye’de tek parti iktidarı dönemi yıllardır istikrarla özdeşleştirildi.

Mevcut durumda tek parti iktidarıyla yola devam ederse Türkiye’nin yeniden istikrara kavuşması mümkün olabilir mi? Yoksa sistemin önünü açma iddiasıyla ortaya atılan başkanlık rejimine geçiş konusu kişilere indirgenip kutuplaşma daha da tırmandırılır mı?

Gerek Kıbrıs sorununda gelinen aşamadaki rolü gerekse ölüm döşeğindeki kamu bütçemizin 1 milyar TL’lik kısmını karşılayan ülke olması hasebiyle “Kıbrıslı Türklerin toplumsal çıkarları” bakımından önemli bir ülke olan Türkiye’yi büyük bir sınav bekliyor.

1 Kasım’dan sonra oluşturulacak hükümetin yapısal reform programı tüm diğer tamamlayıcı unsurlarla birlikte ekonomide yapısal dönüşümü sağlayabilmeli. Hammadde ve ara malı ithalatını azaltacak sektörlerde üretimin teşvik edilmesi ve dış kaynak bağımlılığın azaltılması şart. Ve Türkiye’nin çağı yakalayabilmek için üretimini ileri teknolojiye kaydırma stratejisi uygulaması gerekiyor.

Hukuk düzeni, demokrasi, eğitim, vb. alanlardaki gelişim süreci ile ekonomi arasındaki bağı kuramamış toplumlar maalesef kukla gibi oynatılmaya mahkûm oluyorlar. Türkiye, son 13 yılın tecrübesiyle yeni bir eşiğe gelmiş bulunuyor. Peki, biz hangi aşamadayız?

Döviz krizi ve yapısal reformlarımız

bb_doviz_toplantiBir süredir döviz kurlarının yükselişi nedeniyle popülizmden medet uman çevreler için çok müsait ve alabildiğine hassas bir ortam doğdu. Herkes diken üstünde! 3000 TL geliri olan bir yurttaş maaşının yarısını ev taksitini ödemek için kullanırken şimdi neredeyse tamamını ev taksitine yatırmak zorunda. Ne yiyecek, ne içecek? Çoluğunun, çocuğunun masraflarını nasıl karşılayacak? Elektrik, su faturalarını nasıl ödeyecek? Yurttaşlarımız çok haklı olarak adeta patlayacak bomba gibi bir psikolojiye hapsoldu. Nasıl çıkacağız bu cendereden?

Hükümetin dövize müdahale etme kapasitesi ve Başbakan Sayın Ömer Kalyoncu’nun bu konuda ortaya koyduğu görüşler üzerinden siyaset kurumunu önemsizleştiren argümanlar ön plana çıkarıldı. Ne oldu? Döviz düştü mü?

“Yapıcı eleştiri” mahiyetindeki görüşler ise birtakım öneriler içeriyordu.

Dikkat çekici husus şu:

Yapılan önerilerin neredeyse tamamına göre devletin kamu gelirlerinden feragat etmesi gerekiyor!

“TL’leştirme” şeklinde özetlenebilecek önerilerle kamu maliyesinin döviz bazlı gelirlerinin Türk Lirası cinsinden tahsil edilmesi gündemde.

Hizmet sektöründe de KKTC yurttaşlarından hizmet bedellerinin Türk Lirası olarak ve sabit bir fiyat üzerinden tahsil edilmesi için devletin ilgili taraflarla istişare etmesi öneriliyor.

TL’leştirme ağırlıklı öneri olarak genel kabul görürken stabil para birimine geçiş gibi nostaljik önerilere rastlamak da mümkün. Ne var ki bu gibi öneriler döviz kurlarının bu denli yükseldiği bir aşamada beklentilerin tam aksine pek çok yurttaşımızın alım gücünü daha da düşüreceğinden, ekonomiden az çok anlayan çevrelerce pek dikkate alınmıyor.

Stabil para birimine geçiş gibi büyük bir operasyonun uzun vadede değerlendirilmesi ve bugün itibarıyla büyük oranda Türk Lirası cinsinden olan hane halkı gelirlerinin yükselen döviz kurları ve enflasyon karşısında iyiden değersizleşmemesi adına kısa vadede yapılabileceklere odaklanılması daha akla yatkın bulunuyor.

Mevcut koşullarda gelirlerinin bir kısmı döviz cinsinden olan kamu maliyesini iki büyük tehlike bekliyor.

Birincisi, kriz algısının büyüklüğüne göre yükselen döviz kurları nedeniyle söz konusu gelirlerde ciddi bir durağanlık dönemine girilebilir ve beklenenin aksine kamu gelirlerinde artış değil düşüş yaşanabilir.

İkincisi, kamunun döviz cinsinden tahsil ettiği vergi ve harçların doğrudan fiyatlara yansıtılması halinde enflasyon oranında ciddi artışlar yaşanabilir ve bu da kamu giderlerinin önümüzdeki dönemde ciddi şekilde yükselmesine sebep olabilir.

Kamu giderlerinin çok büyük bir kısmının personel harcamaları ve benzer nitelikteki harcamalar olduğu ve eşel mobil uygulaması nedeniyle bu giderlerde enflasyon oranında her 6 ayda bir artış yaşandığı dikkate alındığında, kamu gelirleriyle ilgili TL’leştirmenin orta vadede kamu maliyesi açısından ekonomik akla uygun olabileceği değerlendirilebilir.

Kısacası, TL’leştirme üzerinde hassasiyetle durulması gereken akıllıca bir operasyon olabilir.

Hem kamu maliyesi bacağında hem de hizmet sektörü bacağında TL’leştirme için siyaset kurumuna düşen görevleri hükümetin yerine getireceği anlaşılıyor. Bu ise siyasete güvenin artmasına yol açacaktır.

Bu madalyonun bir yüzü…

Madalyonun diğer yüzünde ise “yapısal reformların önemi” var.

Kaba Türkçe ile ifade edecek olursak, “ne kadar ekmek o kadar köfte”…

Kibarca ifade edecek olursak da “devlet açısından ne kadar esnek bütçe o kadar döviz krizine müdahale imkânı var” diyebiliriz.

Malum, ülkemizdeki en büyük siyasi sınav, bütçemizin katı yapısını biraz olsun esnetebilecek yapısal reformlardır.

Ne acıdır ki 20 yılda sayısız musibet yaşadığımız halde bütçe dengemize ilişkin atılması gereken adımlar hiçbir biçimde ana gündem maddesine dönüşememiştir.

Hâlbuki birkaç yıl sürecek yapısal reform sürecine bağlı olarak KKTC bütçesindeki bütün kara delikler kapatılabilir ve böylesi kriz dönemlerinde devlet gelirlerinden feragat etmenin ötesinde giderler kalemindeki esnekliğe bağlı olarak zora giren sektörlere ve toplum kesimlerine dönük çeşitli programlarla can suyu sağlanabilecek pozisyona dahi erişilebilir.

2008 Küresel Finans Krizi dönemlerini hatırlayalım. O dönemde zora giren otomotiv sektöründeki firmaların hisselerini borsada satın alan Obama yönetimi, Cumhuriyetçiler tarafından ciddi şekilde eleştirilmişti. “Kamu kaynaklarını bu şekilde kullanamazsınız” deniliyordu. Ancak bu operasyonla ABD otomotiv sektöründe batma noktasına gelen firmaların yönetimini devraldı, firmaların krizden çıkışını sağladı ve krizin ardından bu şirketlerin borsada değeri artan hisselerini satarak gelir dahi elde etti. Bu süreçte “devlet baba” gücünü devreye sokarak hem kriz nedeniyle sektörün çökmesini engelledi hem de halkın ortak kasasını uzun vadede pozitif etkileyen bir operasyona imza atmış oldu.

Bizde kamunun buna benzer operasyonları yürütecek gücü maalesef yoktur.

Dolayısı ile bu gibi krizler karşısında devletin ülkedeki ekonomik yaşamı güvenli kılacak enstrümanlara sahip olabilmesi için tam da bu kriz ortamında orta ve uzun vadede bütçe dengemizi güçlendirmek için nelerin yapılması gerektiği de şeffaf bir biçimde kamuoyunda ele alınmalıdır.

Ekonomik örgütlerin bu kriz döneminde yapısal reformlara ilişkin hiçbir öneride bulunmaması tek bir şekilde açıklanabilir:

Günübirlik yaşıyoruz ve günübirlik düşünüyoruz…

Son 20 yılda buna benzer sayısız kriz yaşadığımız halde bu kriz döneminde de “bir musibet bin nasihatten evladır” deyimini hatırlayamıyoruz.

Siyasi çevreler de aynı şekilde “bu krizde ancak da TL’leştirmeye ilişkin bazı adımları atabileceğiz ancak ileride benzer durumlarla karşılaştığımızda daha etkili müdahalelerde bulunabilmemiz için yapısal reformları artık hayata geçirmeliyiz” demiyor, diyemiyor. Yaşanan süreci, en büyük sınav olan yapısal dönüşüme dair bir fırsata dönüştürmeyi akıl edemiyor(uz).

Hâlbuki, kriz algısının yükseldiği ve rasyonel adımların büyük destek göreceği bu ortamda, düşen petrol fiyatları nedeniyle frenlenen enflasyonu fırsat bilerek enflasyonu daha da düşürecek yapısal reform hamlelerinin ana gündem maddesi olacağı bir konjonktür yaratılabilse, önümüzdeki dönem ekonomimizde ciddi iyileşmelere tanıklık edebiliriz.

Ancak biz düşen petrol fiyatları karşısında “Oh be! Elektriğe zam yapmaktan kurtulduk” diyoruz. Bu psikolojiyle de elektrikteki yapısal dönüşümü başka bahara erteliyoruz. Dedik ya, “günübirlik yaşıyoruz”…

Kısa sürede elektrik ve su ile ilgili yeniden yapılanma sürecini başlatabilsek, kamu görevlileri yasasındaki değişiklikleri Meclis açılır açılmaz yasalaştırsak, mesai saatlerini hızla düzenlesek ve ek mesailere ilişkin yeni bir düzene geçişi yıl tamamlanmadan sağlasak, yapısal reformlara ilişkin büyük sınavın neredeyse yarısını başarıyla tamamlamış olacağız.

Bu sayede sadece ileriye dönük daha etkin ve verimli bir kamuya sahip olup döviz krizi ve benzeri krizlere müdahale imkânlarımızı artırmış olmayacağız aynı zamanda bugün için de ciddi bir gelir sağlayarak kamu maliyesini rahatlatabileceğiz. Nasıl mı?

2014 Bütçesi’nde Türkiye’nin kamumuzun cari harcamalarına katkısı 286 milyon TL idi. 2014’te hiçbir sorun yaşamaksızın 13. maaşlar dâhil kamu maliyesi tüm mükellefiyetlerini zamanında yerine getirebildi.

2015 Bütçesi’nde ise Türkiye’nin kamumuzun cari harcamalarına katkısı 70 milyon TL düşürülerek 216 milyon TL oldu. Buna mukabil Türkiye katkılarının “reform kalemi” artırıldı ve Kıbrıslı Türklere, “reformlarınızı yapın, kaynağı alın” denildi.

Şimdilerde Türkiye kendi derdine düşmüş durumda. Bizi de sessizce izlemekte yetiniyor. 216 milyon TL’lik kaynak muhtemelen yıl tamamlanmadan tükenmiş olacak. Dolayısı ile kamu çalışanlarının maaşlarını dahi ödeyebilmek için (hele de mevcut kriz ortamında döviz cinsinden olan kamu gelirlerini TL’leştirme operasyonu ile birlikte düşünüldüğünde), reform kalemindeki kaynağı temin etmemiz çok daha büyük bir öneme haiz olacak.

Bu noktadan hareketle şu tespiti de yapmak mümkündür:

Kısa dönemde devletin döviz krizine müdahale olanakları dahi büyük oranda yapısal reformlara ilişkin kararlılık ve atılacak somut adımlarla ilişkili olacak.

Dolayısı ile kişisel görüşüm odur ki çeşitli toplum kesimlerinin yaptığı değerli önerilerin yanı sıra “yapısal reformların önemi ve zamanlaması” bakımından da kamuoyunda elle tutulur birtakım alternatifleri değerlendirmenin tam zamanı şimdidir!

Not: Türkiye ile ilişkilerimizin önemi malum. Türkiye hapşırsa biz nezle oluyoruz. Peki, Türkiye ekonomisinde durum ne? Son 5 yıldır beklenenin altında olan ekonomik büyüme ve buna bağlı işsizlik oranları nereye varacak? Türkiye’deki siyasi konjonktür nasıl şekillenmeli? Türkiye hangi alanlarda yapısal reformlara imza atmalı? Türkiye ekonomisinin önünü açacak yapısal reformlar nelerdir? Bir sonraki yazımda bu konuyu değerlendireceğim.