Belirli dönemlerde gündeme getirilen kamu harcamalarının artırılması ve benzeri uygulamalara kısaca “genişletici maliye politikaları” diyoruz.

En tipik örneği seçim ekonomisidir…

Seçim öncesinde oy kazandıracak şekilde uygulanan ekonomi politikaları uzun dönemde ekonomide dalgalanmalara yol açarak olumsuz sonuçlar veriyor.

En önemli sonuç seçim öncesinde artırılan kamu harcamalarının bütçe açıklarına neden olması…

Bunun sonucunda da seçim sonrasında artan bütçe açıklarının finansmanı sorunuyla karşılaşılıyor.

Bunun için ya yurttaşın cebine el atılıyor yani vergi oranları artırılıyor ya da bazı kamu harcamalarında kısıntıya gidiliyor.

KKTC’de geçmiş UBP dönemlerinde bunun somut örnekleri çok yaşandı.

Seçimin gerçekleşeceği ay içerisinde peşin maaş uygulamasına geçilerek kamu çalışanlarına çifte maaş verilmesi veya seçim öncesinde kamu kurumlarına yapılan aşırı istihdamlar gibi…

KKTC’nin kuruluşunun 10. yılında “10. Yıl İkramiyesi” adı altında kamu çalışanlarına ödenen 14. maaş gibi…

Örneğin BRTK’de 1993 ve 1998 seçimleri öncesinde UBP tarafından yapılan yüzlerce istihdam nedeniyle bugün dahi kurum sağlıklı koşullarda gelişimini sürdürmekten çok uzaktır.

Aynı durum pek çok belediyemiz için de geçerlidir.

Aşırı istihdamlarla mali yapısı çökertilen belediyelerde yeni seçilen başkanların selefleriyle ilgili, “Keşke istihdam yapacağına belediyenin parasını çalsaymış… Aşırı istihdam yaparak düzeltilmesi mümkün olamayan sıkıntılara yol açtı…” şeklindeki yorumlarını sürekli işitiyoruz.

KKTC’de seçim ekonomisi uygulamaları yasal çerçevede müktesep hakka dönüşmekte ve geriye dönüşü de çok güç olmakta.

Nitekim KKTC’nin yıllık bütçesinin yüzde 80’inin maaş ve maaş benzeri ödemeler için kullanıldığı koşullar bu sayede oluştu.

Bundan ötürü KKTC bütçesi esnekliği olmayan bir yapıya hapsoldu ve siyaseti de adeta hiçleşme aşamasına taşıdı.

Düşünsenize, yıllık bütçe hazırlıyorsunuz ama zaten yüzde 80’inin nasıl harcanacağı önceden biliniyor!

Bu koşullarda siyasi partilerin ve siyasetçilerin fonksiyonu neredeyse ortadan kalkmış oluyor.

Bu duruma bir son vermemizin zamanı geldi de geçti bile!

 

1. Maaş ve maaş nitelikli ödemelerin bütçedeki payı

Maaş ve maaş benzeri ödemelerin 2011’de bütçenin yüzde 81’ini, 2015’te ise yüzde 79,5’ini oluşturduğu biliniyor.

Makbul olan bütçenin hatırı sayılır bir kısmının kamu yatırımları için kullanılarak ülkenin geleceğinin inşa edilmesi iken biz kaynaklarımızın büyük bir kısmını cari harcama olan maaş ödemeleri için yani günübirlik maksatlarla kullanmış oluyoruz.

Üstelik bu kaynakların bir kısmı KKTC’deki özel tüketime giderken bir kısmının ise serbest piyasa koşullarında KKTC dışında harcandığı da bir başka gerçeğimizdir…

Özetle, personel harcamalarımızın kontrol altına alınması bir tercihten öte bir zorunluluğa dönüşmüş bulunmaktadır.

İlkesel olarak eşitsizlikleri gidermeyi önemseyen ve aynı zamanda bütçede yüzde 80 olan personel harcamalarını artıracak siyasi kararlar üretmeksizin ekonomik büyümeye bağlı olarak gelişecek kamu kaynakları ile personel harcamalarının payını zamanla büyüyen bütçe içerisinde oransal olarak düşürmeye odaklanmak en sağlıklı yaklaşımdır.

Bu çerçevede 2016’da söz konusu oranı yüzde 78’e, 2017’de yüzde 76,5’a ve 2018 yılsonu itibarıyla da yüzde 75’e düşürmek gibi bir hedef ışığında hareket edilmesi çok büyük önem taşımaktadır.

 

2. Müşavirler konusu

Müşavirlerle ilgili tartışmayı da bu bakış açısı ile ele almak gerekiyor.

2013-2015 döneminde yerel gelirleri yüzde 25 artıran CTP iktidarları, kamu harcamalarında da azami düzeyde tasarrufa gitmeyi hedeflemiş ve bütçe disiplinini eksiksiz uygulamıştır.

CTP-DP hükümeti döneminde yeni müşavir yaratmama konusunda azami gayret sarf edilmiştir.

CTP-UBP hükümeti döneminde ise bu yaklaşım bir ilkeye dönüştürülmüş ve hükümet programında yeni müşavir yaratılmayacağına yer verilmiştir.

Her iki dönemde de sorunun kökten çözümünü sağlamanın birincil yöntemi olarak Kamu Görevlileri Yasası’ndaki bütünlüklü değişiklikler kapsamındaki düzenlemeler üzerinde durulmuştur.

Söz konusu değişikliklerin gerçekleşmesinin zaman alacağı kanısının hâkim olduğu aşamada konu özelinde yasal düzenlemeye gidilmesi kararlaştırılmış, gerekli hazırlıklar yapılmış ancak beklenmedik şekilde CTP-UBP hükümetinin sonlanmasıyla bu düzenleme hayata geçirilememiştir.

Bu durumda CTP hazırladığı yasal düzenlemeleri bir öneri şeklinde Meclis’e sunmuş ve fakat bu kez de UBP, DP ve bağımsız milletvekillerinin yasanın ivediliğini reddi söz konusu olmuştur.

Bu koşullarda;

a) Personel harcamalarına ilişkin genel siyasetin sadece CTP tarafından içselleştirildiği,

b) Müşavirlerle ilgili gerek fiili uygulamaları gerekse hazırladığı yasa önerisi ile sadece CTP’nin samimiyetinden söz edilebileceği ve

c) “Siz iktidarda iken niye bu değişikliği yapmadınız?” şeklinde bir iddia ortaya koyabilmek için UBP ve DP’nin ilkesel olarak müşavir yaratmama konusunda hassas olmak ve “siz samimi değilsiniz ama biz samimi olduğumuz için bu değişikliği yapıyoruz” anlamına gelebilecek somut adımlar atmak gibi zorunlulukları olduğu ortadadır.

Halkımızı uzun yıllardır rahatsız eden müşavirler konusuyla ilgili basına da büyük görevler düşüyor.

Kuşkusuz CTP’nin beklenmedik şekilde sonlanan iktidar dönemi içerisinde niye bu yasal düzenlemeleri yetiştiremediği sorgulanabilir ancak niyeti bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olan herkesin öncelikle ve esasen CTP-UBP hükümet programında yer alan yeni müşavir yaratmama ilkesinin yeni azınlık hükümeti döneminde neden ortadan kaldırıldığını ve UBP ile DP’nin bu konudaki yasal düzenlemeden neden kaçındığını sorgulaması gerekir.

CTP’nin hükümetten ayrılmasıyla birlikte “bu genişletici maliye uygulamalarından acaba bize de bir şey düşer mi?” psikolojisi mi ağır basmıştır ki toplumun bu denli hassas olduğu müşavirlik konusunda dahi sağlıklı bir sorgulama gündeme gelememektedir?

Biz sorumlu muhalefet anlayışı ile seçmenlerimizi bu gibi konularda şeffaf biçimde bilgilendirmeye, ülkenin geleceğini ilgilendiren böylesi tartışmalarda yurttaşlarımızın ilgisinin doğru noktalara yoğunlaşmasını sağlamaya ve siyasetteki varlığını “seçmen miyopluğu” ya da “seçmen unutkanlığı” gibi olgulara dayandıran anlayışlara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz.

Unutulmamalıdır ki miyop politikacılar seçmeni birkaç ay mutlu edecek politikalar uygulamaya meyillidir ve köklü politikalar üretmek yerine kısa dönemli ve sonuçları çabuk görülen tercihlere yönelir.

UBP-DP azınlık hükümeti zücaciye dükkânına girmiş fil misali şu sıralar tam da bunu denemektedir.

 

3. UBP-DP azınlık hükümetinin popülist uygulamaları

En yakıcı popülist uygulamalar, özerk kurumların da tartışılmasına sebebiyet verebilecek “örgütlü” uygulamalardır.

Bunun sebebi ise basittir…

Devletin kurumsal yapısının yeniden düzenlenmeye çalışıldığı süreçlerde özerk kurumların bağımsızlığı daha bir önem kazanır.

Eğer özerk kurumlar siyasete alet edilirse o ülkede devletin başlıca kurumları güven erozyonuna uğrar ve orta ve uzun vadede reformlara ilişkin sahiplenme duygusu cılızlaşır.

“Et kokarsa tuzlanır, tuz kokarsa ne yapılır?” sorusu tam bu durumlar için geçerlidir.

Özerk kurumların siyasetten bağımsız bir şekilde düzenleme ve denetleme yapabildiğine dair güven ortamı oluşamazsa yapısal dönüşüm süreci sekteye uğrar ve 30-40 yıl geriden takip ettiğimiz çağdaş dünyadan iyice kopmamız riski gelişir.

UBP-DP azınlık hükümetinin ilk bakanlar kurulu toplantısında Merkez Bankası Teşkilat Yasası’nı meclise sevk ettiği bilinmektedir.

Aynı dönemde yeni kurulan hükümetin Merkez Bankası aracılığı ile yüzde 9,9 faiz oranıyla 60 milyon TL kısa vadeli (45 gün) iç borçlanma gerçekleştirdiği de bilinmektedir.

Henüz Bütçe Dairesi, Hukuk Dairesi ve Mevzuat’tan onayı alınmadan ve borçlanma işlemi ile eş zamanlı olarak Merkez Bankası’nın Teşkilat Yasası’nın bakanlar kurulu tarafından meclise sevk edilmesi doğallığında bazı sorgulamaları da beraberinde getirmiştir.

Basit bir zamanlama hatası olarak da değerlendirilebilecek bu durum, “Acaba hükümetle Merkez Bankası arasında bir al gülüm ver gülüm ilişkisi mi var?” şeklindeki sorulara zemin hazırlamış ve gereksiz yere Merkez Bankası’nın imajı da zedelenmiştir.

İç borçlanmayla sözde rahatlatılan mali imkânların hemen akabinde, Başbakan Hüseyin Özgürgün ve Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Serdar Denktaş tarafından kamunun personel harcamalarında ek mükellefiyet yaratacak birtakım icraatlar veyahut vaatler gündeme getirilmiştir.

Gündeme getirilen popülist uygulamaların tümü de 3 yıllık CTP hükümetleri döneminde başta Sayıştay Başkanlığı olmak üzere çeşitli bağımsız kurumların reddettiği hususlardır.

CTP hükümetleri döneminde bağımsız kurumlar görevlerini layıkıyla yerine getirerek baskı gruplarının gündeme taşıdığı birtakım hususlarda yasal dayanak yoksunluğuna ilişkin tespitlerini yazılı olarak hükümetlere defaten sunmuşlardır.

CTP’nin iktidarda olmadığı yeni koşullarda şimdi gözler Sayıştay Başkanlığı’ndadır.

sayistay_yazi
Sayıştay Başkanlığı’nın Sayıştay (Değişiklik) Yasa Tasarısı’nı Başbakan Özgürgün’e sunduğu yazı…

Tam da bu koşullarda, 4 Mayıs 2016 tarihinde Sayıştay Başkanı Sayın Osman Korahan’ın imzasıyla Sayıştay (Değişiklik) Yasa Tasarısı Başbakan Özgürgün’e iletilmiştir.

Sayıştay Başkanlığı tarafından hazırlandığı anlaşılan bu tasarıda personel harcamalarına ilişkin ek mükellefiyet yaratıcı unsurlar hemen dikkat çekmektedir.

Mevcut düzenlemede tahsisat oranı yüzde 10 olan Sayıştay Başkanı’nın tahsisat oranının yüzde 19’a çıkarılması önerilmektedir. Bu oran, Başbakan’ın tahsisat oranı ile eşittir!

Mevcut düzenlemede tahsisat oranı yüzde sıfır olan Sayıştay Üyeleri için ise yüzde 15 tahsisat öngörülmektedir. Bu da bakanların tahsisat oranı ile eşittir…

Sayıştay denetçilerine de vergiden muaf yüzde 7 tahsisat önerilmektedir.

Üstelik tüm bu tahsisatların emeklilik amaçları bakımından da dikkate alınması öngörülmektedir.

Çalışanların hakları ile ilgili en duyarlı parti konumundaki CTP iktidarda iken bu duyarlılığını ülkenin makroekonomik göstergeleri ve bütçenin fiili durumu ile sentezleyerek ele almayı başarmış ve bütçede yüzde 80 olan personel harcamalarını daha da artırmamak adına tek bir kesime dahi tahsisat vermemişken UBP-DP azınlık hükümeti kurulur kurulmaz böylesi bir tasarının hükümete sunulması tek bir şekilde açıklanabilir:

Bu değişiklikleri hayata geçirecek bir hükümet, Sayıştay Başkanlığı’nı avcunun içine almış olacaktır.

Farklı bir anlatımla, Sayıştay, hükümetin emrine amade olacaktır.

Teklif böylesi bir tekliftir…

Şimdi hükümet bu tasarıyı ileriye taşırsa personel harcamalarına ilişkin ek mükellefiyet oluşturabilecek birtakım popülist uygulamalar hususunda Sayıştay Başkanlığı’nın kitabına uydurup olur vermeyeceğini kim iddia edebilir?

Bu buzdağının görünen kısmıdır.

Buzdağının görünmeyen kısmında ise “Sayıştay üyelerine var da bize yok mu?” şeklindeki sorgulamalar ağırlık kazanacak ve “hak” söylemi farklı boyutlara taşınacaktır.

Bu da oluşacak toplumsal dinamiklerle siyaseten içinden çıkılması çok güç yeni bir tablo ile bizi karşı karşıya bırakacaktır.

 

Sonuç

UBP-DP azınlık hükümeti dönemi, geleceğimizi doğrudan ilgilendiren vahim hataların gündeme gelebileceği, popülist uygulamaların, genişletici maliye politikalarının, seçim ekonomisi uygulamalarının sürekli tartışılacağı bir dönem olacağa benziyor.

En büyük tehlike ise bana göre kamuoyunda müşavirlerle ilgili yaşadığımız kısır sorgulama yaklaşımıdır!

Doğru ile yanlışın birbirine karıştığı, iyinin, güzelin takdir edilemediği bir ortamda kafa karışıklıkları nedeniyle miyop politikacılara gün doğduğu bir gerçektir.

Peki, bu zor ortamda tüm bu yanlış uygulamaları kim denetleyecektir?

Sorumlu muhalefet anlayışı ile bu konularda topluma uyarılarda bulunmak, miyop politikacıların hatalarını deşifre etmek elbette ki bizim görevimizdir.

Bu görevimizi biz yerine getireceğiz.

Unutmamak gerekir ki Türkiye ile imzalanacak 3 yıllık program da bütçe disiplinine, tasarrufa ve buna bağlı olarak bütçemizin esnek bir yapıya kavuşturulmasına dönük birtakım hassasiyetleri içinde barındıracaktır.

Bu koşullarda Türkiye KKTC’deki gündelik siyasetten alabildiğine uzak ancak kendi kaynaklarıyla yürütülecek bir programın ilkeleri hususunda da alabildiğine yakın bir denetçi rolü üstlenmelidir.

Türkiye’nin “siyasi” bir tutum sergilemesi halinde ise bugüne kadar desteklediğini iddia ettiği Kıbrıs Türk halkının kendi ayakları üzerinde durabilecek bir sistem yaratıp federal çözüm koşullarına hazırlanması hedefi zora girecektir.

Biz halkımızın desteğiyle gelecek nesillere barış, mutluluk ve refah içerisinde yaşayabilecekleri bir ülke yaratmak amacıyla siyasi mücadelemizi sürdüreceğiz…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s