CHP Krizinin Kıbrıs’a Düşen Gölgesi

Özgür Özel, Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan (Görsel T24‘ten alınmıştır)

Herkes CHP’de yaşanan sürece kendi hassasiyetinden bakıyor.

Kimileri meseleyi Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden okuyor.

Kimileri Özgür Özel’in liderliğine, Ekrem İmamoğlu’nun konumuna ve CHP tabanının iradesine odaklanıyor.

Kimileri mahkeme kararları, polis müdahaleleri, belediye operasyonları ve siyasal davalar üzerinden rejimin ulaştığı eşiği tartışıyor.

Bütün bu okumaların haklı tarafları var.

Ben de bu süreçte CHP’nin taban iradesini yeniden ve güçlü biçimde ortaya koyacağı bir kurultay hattının en doğru yol olduğunu düşünüyorum.

Ama uzaktan izleyip kişisel tespitler yapmakla, meşrebimizce sert ya da yumuşak tepkilerle tarafımızı duyurmakla yetinemeyiz.

Zira Kıbrıs’tan bakınca fotoğraf bunların toplamından daha geniş.

CHP’ye dönük müdahale, Türkiye’nin iç siyasetindeki güç mücadelesi kadar, ülkenin bölgesel rolü, Batı ile pazarlığı, enerji haritasındaki yeri, yeni anayasa arayışı ve 2028’e uzanan iktidar hesabıyla birlikte okunmalı.

2028, Anayasa ve Muhalefetin Dizaynı

Türkiye’de iktidar açısından 2028 sadece bir seçim tarihi anlamına gelmiyor.

2028, rejimin devamlılığı, liderliğin hukuki zemini, anayasal mimarinin yeniden kurulması, Kürt meselesinde atılacak adımlar, Suriye’de güvenlik düzeni, İran gerilimi, Rusya ile enerji bağı, Batı ile pazarlık ve Doğu Akdeniz’de kurulacak hatlar açısından kritik bir eşik haline gelmiş durumda.

Bu nedenle CHP meselesi, anayasa meselesiyle birlikte düşünülmeli.

Toparlanmış, yerel seçim başarısının özgüvenini taşıyan, İmamoğlu gibi güçlü bir aday etrafında geniş toplumsal enerji üreten bir CHP, iktidarın 2028’e giderken ihtiyaç duyduğu manevra alanını daraltıyor.

Buna karşılık yargı süreçleriyle liderlik tartışmasına hapsedilmiş, tabanı öfkeli, kurumsal refleksi zayıflatılmış ve sürekli iç meşruiyet kavgasına zorlanan bir CHP, iktidarın ihtiyaç duyduğu alanı genişletiyor.

Burada Kılıçdaroğlu tartışması elbette önemlidir.

Fakat meseleyi kişisel tutumlar, eski defterler ve parti içi hesaplaşmalar düzeyine sıkıştırmak, siyasal mühendisliğin asıl yönünü görmeyi zorlaştırır.

Rejimin ihtiyacı, muhalefetin enerjisini seçim kazanmaya yönelen bir hatta tutmak yerine, kendi iç tartışmalarına, kendi hukuk krizine ve kendi meşruiyet kavgasına hapsetmektir.

Böyle bir ortamda yeni anayasa tartışması da teknik bir reform başlığı olarak görülemez.

İktidar açısından yeni anayasa, liderliğin devamı, merkezi yürütme kapasitesinin tahkimi, güvenlik siyasetinin kurumsallaşması ve dış politikadaki pazarlık gücünün iç hukukla uyumlu hale getirilmesi anlamına gelebilir.

Trump Faktörü ve Bölgesel Pazarlık

Tam da bu noktada Trump faktörü devreye giriyor.

Trump dönemi dış politika mantığı, demokrasi ve hukuk devleti söyleminden çok çıkar, güvenlik, enerji, ticaret ve pazarlık kapasitesi üzerinden işliyor.

Türkiye açısından bu durum hem risk hem fırsat yaratıyor.

Suriye’de yeni güvenlik düzeni, İran geriliminde arabuluculuk arayışı, Gazze başlığında masada kalma çabası, Karadeniz, Kafkasya, Orta Koridor ve Doğu Akdeniz üzerinden enerji ve lojistik hatların yeniden şekillenmesi, Türkiye’nin bölgesel rolünü büyüten başlıklar haline geliyor.

Türkiye, bu tabloda kendi sınırlarını koruyan bir ülke konumuyla yetinmek istemiyor.

Suriye’de güvenlik düzeninin ana aktörlerinden biri olmak istiyor.

İran geriliminde dengeleyici rol talep ediyor.

Gazze başlığında diplomatik ağırlık üretmeye çalışıyor.

Enerji koridorlarında vazgeçilmez ülke konumunu güçlendirmek istiyor.

Kafkasya’dan Avrupa’ya uzanan yeni bağlantı hatlarında, Rus enerjisine bağımlılığı azaltmaya dönük Batı arayışlarında ve Doğu Akdeniz’deki potansiyel enerji güzergâhlarında kendisini merkez ülke olarak konumlandırmaya çalışıyor.

İçeride Sertlik, Dışarıda Esneklik

Böyle bir dünyada Türkiye’nin içeride daha sert bir rejim mimarisi kurarken dışarıda daha esnek bir pazarlık aktörü haline gelmesi ilk bakışta çelişki gibi görünebilir.

Oysa bu iki eğilim aynı stratejinin iki yüzünü oluşturuyor.

İçeride muhalefetin enerjisi dağıtılıyor.

Dışarıda güvenlik, enerji, göç ve bölgesel arabuluculuk kartları üzerinden masaya daha güçlü oturulmaya çalışılıyor.

Bu nedenle CHP’de yaşananlara sadece Ankara’daki parti merkezi üzerinden bakmak büyük eksiklik olur.

Mesele, Türkiye’nin kendisini nasıl yöneteceği kadar, bölgesel sistem içinde hangi rolü üstleneceğiyle de ilgilidir.

Kıbrıs’tan Bakınca Kaygı Meşrudur

Bu geniş fotoğrafın Kıbrıs ve KKTC açısından doğrudan sonuçları var.

Kıbrıs Türk halkı bugün ciddi bir endişe yaşıyor.

Bu endişeyi hafife almak, toplumsal ruh halini anlamamak anlamına gelir.

Türkiye’de kendi ana muhalefetine bunu reva gören bir siyasal aklın, yarın KKTC’de de basın özgürlüğüne, yargı bağımsızlığına, sendikal haklara, Meclis iradesine ve eleştirel düşünceye aynı yöntemlerle yaklaşabileceği kaygısı giderek yaygınlaşıyor.

Bu kaygı boşlukta doğmadı.

Kıbrıs Türk halkı son yıllarda Türkiye’deki sert siyasal dilin, medya düzeninin, kutuplaştırıcı üslubun ve kurumlara dönük baskı anlayışının kendi kamusal alanına da sızmaya başladığını yaşayarak görüyor.

Gazetecilerin hedef gösterilmesi, eleştirel seslerin itibarsızlaştırılması ve farklı düşünen herkesin makbul çizginin dışına itilmesi, artık yalnızca Türkiye siyasetinin sorunu olarak görülemez.

Bu nedenle Kıbrıs Türk halkının endişesi yersiz sayılamaz.

Fakat bu endişe bizi sadece korkuya, içe kapanmaya ya da bekleyiş psikolojisine sürüklememelidir.

Asıl mesele, Türkiye’deki rejim krizinin KKTC’de otomatik olarak yeniden üretilmesini engelleyecek demokratik, kurumsal ve toplumsal direnç noktalarını güçlendirmektir.

Demokratik Direnç Kapasitesi

Basın özgürlüğü bu yüzden sadece gazetecilerin meselesi sayılamaz.

Yargı bağımsızlığı sadece hukukçuların meselesi sayılamaz.

Demokrasi ve Meclis çatısı altında verilen mücadele sadece siyasi partilerin meselesi sayılamaz.

Sendikal haklar sadece çalışanların meselesi sayılamaz.

Bunların tamamı, Kıbrıs Türk halkının kendi kendini yönetme kapasitesinin temel unsurlarıdır.

Enerji Hattı ve Kurumsal Hazırlık

Tam da bu noktada enerji başlığı büyük önem kazanıyor.

Türkiye’nin KKTC için elektrik iletim hattı ve doğal gaz boru hattı projelerini gündeme taşıması, Kıbrıs’ın enerji denkleminde tali bir başlık olmaktan çıkıp daha stratejik bir konuma yerleştiğini gösteriyor.

Bu gelişme doğru yönetilirse, enerji arz güvenliği, çevresel dönüşüm, yatırım ortamı ve Doğu Akdeniz’de stratejik görünürlük açısından yeni imkânlar yaratabilir.

Yanlış yönetilirse, KKTC’nin kurumsal kapasitesini, enerji piyasası düzenlemesini, KIB-TEK’in mali yapısını ve kamusal karar alma süreçlerini daha da kırılgan hale getiren yeni bir bağımlılık alanına dönüşebilir.

Su projesinden, elektrik alanındaki kronik sorunlardan ve kamu kurumlarının yıllardır ertelenen reform ihtiyacından çıkarılması gereken temel ders de budur.

Büyük altyapı projeleri tek başına kalkınma yaratmaz.

Kurumsal kapasite, şeffaf yönetim, mali disiplin, teknik düzenleme, çevresel standartlar ve toplumsal denetim olmadan büyük projeler, topluma güç kazandırmak yerine karar alma süreçlerini daha kapalı hale getirebilir.

Pasif Kalmak mı Hazırlıklı Özne Olmak mı?

Bu nedenle Kıbrıs Türk siyaseti için asıl soru şudur:

Türkiye’nin büyük bölgesel pazarlıklarında pasif bir konu başlığı mı olacağız yoksa kendi hazırlığını yapmış, teknik kapasitesi olan, enerji, maliye, çevre, demokrasi ve çözüm perspektifini birlikte düşünen bir özne mi olacağız?

Bugün CHP üzerinden tartışılan Türkiye rejimi meselesi, yarın Kıbrıs’ta basın özgürlüğü, enerji yönetimi, güvenlik dili, müzakere zemini ve ekonomik bağımlılık olarak karşımıza çıkabilir.

Türkiye’de anayasa düzeni daha merkezi, daha güvenlikçi ve daha lider odaklı bir hatta evrilirse, Kıbrıs dosyasında da demokratik esneklik alanı daralabilir.

Buna karşılık Türkiye, enerji ve diplomasi üzerinden Batı ile yeni bir pazarlık zemini kurarken Kıbrıs’ı akıllı bir işbirliği, bölgesel istikrar ve çözüm perspektifiyle ele alırsa, ada için yeni fırsatlar da doğabilir.

Fakat bu fırsat kendiliğinden gelmez.

Bu nedenle Cumhurbaşkanımız Tufan Erhürman liderliğinde meşru zeminde yürütülen Kıbrıs politikasının, iç siyasette demokratik meşruiyet, kurumsal hazırlık ve çözüm vizyonu üzerinden ete kemiğe bürüneceği bir siyasal akla ihtiyaç var.

KKTC’nin doğal gaz hattı, elektrik enterkonneksiyonu, yenilenebilir enerji, piyasa düzenlemesi, kamu maliyesi ve çevre standartlarını birlikte ele alan bütünlüklü bir enerji stratejisine ihtiyacı vardır.

Bu strateji, aynı zamanda basın özgürlüğünü, yargı bağımsızlığını ve Kıbrıs çözüm perspektifini dışlamayan demokratik bir yönetişim anlayışıyla hazırlanmalıdır.

Böyle bir hazırlık yapılmazsa, başkalarının büyük masasında bizim payımıza yine başkalarının kararlarını izlemek düşer.

CHP’de yaşananları bu yüzden sadece Türkiye muhalefetinin iç meselesi olarak görmek büyük hata olur.

Orada rejimin muhalefeti nasıl biçimlendirdiğini, anayasa arayışının hangi ihtiyaçlara bağlandığını, Trump döneminin bölgesel pazarlık tarzının Türkiye’ye nasıl alan açtığını ve enerji koridorlarının Kıbrıs’ı nasıl yeniden stratejik hale getirdiğini aynı anda okumak gerekiyor.

Korkuyu Siyasal Akla Dönüştürmek

Kıbrıs Türk halkı bu süreçte korkusunu bastırarak susmamalı.

Korkusunu siyasal akla, kurumsal hazırlığa ve demokratik direnç iradesine dönüştürmelidir.

Türkiye ile sağlıklı, saygın ve sürdürülebilir ilişki kurmanın yolu da buradan geçer.

Kendi basınını koruyamayan, kendi yargısına güven üretemeyen, kendi enerji politikasını teknik akılla hazırlayamayan, kendi kamu maliyesini disipline edemeyen ve kendi çözüm vizyonunu masaya koyamayan bir toplum, başkalarının çizdiği çerçevenin dışına çıkamaz.

Bu dönemde Kıbrıs Türk siyasetine düşen görev, Türkiye’deki güç mücadelesinin seyircisi olmakla sınırlı kalmamak, kendi demokratik bağışıklığını, kurumsal kapasitesini ve stratejik aklını güçlendirmektir.

Enerji hattı da, doğal gaz borusu da, anayasa tartışması da, Doğu Akdeniz pazarlıkları da bu büyük resmin parçalarıdır.

Çünkü bu dönemde mesele sadece Türkiye’de muhalefetin ne olacağıyla sınırlı kalmıyor.

Asıl mesele, Kıbrıs Türk halkının kendi geleceğinde özne kalıp kalamayacağıdır.

Hazırlıksız kalan toplumlar, tarih yazılırken başkalarının cümlesinde nesne olur.

Kendi demokrasisine, kurumlarına, basınına, hukukuna ve çözüm vizyonuna sahip çıkan toplumlar ise başkalarının pazarlık konusu olmaktan çıkar.

Kıbrıs Türk halkının bugün önündeki gerçek eşik tam da budur.

Yorum bırakın