Sorun Üreten Sistemi Dönüştürmek

Parapolitik’te KKTC’nin borç krizi, kamu yönetimi ve sistemin dönüşümünü konuştuk.

“Sayın Cevdet Yılmaz, siz mi ödeyeceksiniz bu borcu? Ödeyecekseniz açıklayın, bilelim. Ödemeyecekseniz de ‘Türkiye yanımızda’ söylemiyle bu borç krizinin üzerinin örtülmesine izin vermeyin.”

14 Eylül’de Kıbrıs TV’de Ali Çatal’ın hazırlayıp sunduğu Parapolitik (YouTube bağlantısı) programına konuk oldum. Ekonomiden başladık; siyasete, kamu yönetimine, borçlanmaya, vergi adaletine, hayat pahalılığına ve Türkiye ile ilişkilere uzanan geniş bir çerçeveyi konuştuk. Program boyunca anlatmaya çalıştığım temel mesele şuydu: Karşı karşıya olduğumuz sorunları birbirinden bağımsız başlıklar olarak ele alamayız. Sistem bir bütündür ve bugün sahip olduğumuz yapı sürekli sorun üretmektedir. Esas tartışmamız gereken, bu sorun üreten sisteme dokunup dokunmayacağımızdır.

İstikrar tek başına yetmiyor

Siyasi istikrar önemlidir. Hükümetlerin sürekli değiştiği, ortalama hükümet ömrünün 11 aya kadar düştüğü koşullarda yapısal reformları hayata geçirmek son derece güçtür.

Son yıllarda yaşadıklarımız ise başka bir gerçeği gösterdi: İstikrarın kendisi tek başına bir başarı ölçütü olamaz.

Mevcut hükümetin en önemli iddialarından biri uzun süredir görevde olmasıdır. Fakat yapısal sorunlar olduğu yerde duruyor. Üstüne mali yapı çökmüş durumda. Gerçek sorunlar hasır altı edildiği için çok ciddi bir bütçe açığı oluştu ve cari harcamaların borçlanmayla karşılanabildiği bir ortama hapsolduk.

Bu sürdürülebilir bir durum değildir.

İstikrar kalitesizlikte ve yönetme kapasitesizliğinde oluşmuşsa bunun topluma sağlayacağı bir yarar yoktur. Halk desteğine dayanmayan suni bir istikrar ortamının ülkenin yapısal sorunlarını çözmediğini yaşayarak gördük.

Mali kriz sistemin ürettiği bir sonuçtur

Bugün yaşadığımız mali kriz ve borç krizi sistemin ürettiği bir sorundur.

Sınırsız borçlanma imkânı yoktur. Seçimden sonra hangi parti veya partiler hükümeti kurarsa kursun bu tabloyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Sayılar bunu söylüyor.

Sorunun yalnızca Maliye Bakanlığı üzerinden çözülebileceğini düşünmek de büyük bir hata olur.

Ortada 30 milyar TL’nin üzerinde bir iç borçtan ve ayda yaklaşık 2,5-3 milyar TL’ye ulaşan bir açıktan söz ediyoruz. Bunun için orta vadeli bir mali plana ihtiyaç vardır. Ancak maliyeyi düzeltmeye çalışırken ekonomiyi, üretimi, iş gücü politikalarını, sosyal hakları ve insanların refahını aynı anda düşünmek zorundayız.

Üretimin çarklarını yeniden döndürmemiz gerekiyor.

Üretim artarsa, ekonomi büyürse mali yapıyı düzeltebilirsiniz. Ekonomi küçülürken mali yapıyı düzeltmek çok zordur.

Geçmişte ekonominin büyüdüğü ve bazı sektörlerin ciddi gelir yarattığı avantajlı dönemlerden geçtik. Gerekli yapısal düzenlemeleri o dönemlerde gerçekleştiremedik. Sonsuza kadar böyle gideceğini zannettik. Bugün bunun bedelini ödüyoruz.

Devlet nerede güçlü olmalı?

On yılı aşkın süredir devletin fonksiyonlarını daha fazla düzenleme ve denetleme üzerine yoğunlaştırmamız gerektiğini savunuyorum.

Bu yaklaşımın dünyada örnekleri var. Avrupa’da, Amerika’da bağımsız ve özerk düzenleyici yapıların, güçler ayrılığının ve denetim mekanizmalarının önemini görüyoruz.

Bizim de devleti bu doğrultuda dönüştürmemiz gerekiyor.

Devlet her ekonomik faaliyeti bizzat yürütmeye çalışırken dinamizmi yetersiz kalabiliyor. Buna karşılık kendisine çeki düzen veren bir devlet, ekonomik ve sosyal faaliyetlerin halkın yararına ve güvenli biçimde yürütülmesini sağlayacak güçlü bir düzenleme ve denetleme kapasitesine sahip olabilir.

Devlet bizim açımızdan bunun için var olmalıdır.

Kamu kaynaklarının verimsiz faaliyetlerde tüketildiği, bazı faaliyetlerin sürekli zarar ürettiği ve sonuçta ne hizmetin niteliğini ne de maliyetini sağlıklı biçimde değerlendirebildiğimiz yapı artık çökmüştür.

Programda bunu çok açık ifade ettim:

Bu yapı bize borç üretiyor, ölüm üretiyor, kalitesiz hizmet üretiyor.

Bunun dönüştürülmesi gerekiyor.

Limandaki denetim sorunu neden beni şaşırtmıyor?

Bu nedenle limanlarda gerekli denetimlerin doğru düzgün yapılmamasına şaşırmıyorum.

Yıllardır kaynaklarımızı belli noktalara kanalize ettik. Devletin esas güçlü olması gereken noktalar karanlık noktalara dönüştü.

Sonra bu sorunlar gelip bizi buluyor. Bulmaya da devam edecek.

Çünkü sistem bir bütündür ve bu sistem sorun üretmeye devam edecektir. Borçlanma bunun en görünür kısmıdır. Diğer tarafta canımızı yakan sorunları da günbegün yaşıyoruz.

İşin özünde yönetme kapasitesinin düşüklüğü vardır. Bunun yarattığı güvensizlik de sistemin daha fazla çökmesine yol açıyor.

Bugün yaşadığımız mali sorunlarla kamu yönetimindeki kapasite sorunlarını birbirinden ayırarak gerçek bir çözüm üretemeyiz.

Vergi toplamak yetmez; vergi adaleti gerekir

Mali yapının düzeltilmesinde vergi meselesi kuşkusuz önemlidir.

Fakat “vergi toplayalım, bütçe açığı kapansın” demek yeterli değildir.

Vergi toplanıyor. Sorun, vergi vermesi gereken bazı kesimlerden yeterince toplanamamasıdır. Kayıt dışılıkla mücadele bu nedenle esastır.

Vergi tabanını genişletmek, kayıt altında bulunan insanlardan sürekli daha fazla vergi almak anlamına gelmemelidir. Ekonomik faaliyet yürüttüğü halde kayıt dışında kalan, vergi kaçıran veya yükümlülüğünü yerine getirmeyen kesimleri sisteme dahil etmek gerekir.

Bunu da bir gecede yapamazsınız. Ekonominin sosyolojik yapısını hesaba katmadan atılacak adımlar ekonomiyi daha fazla sıkıntıya sokabilir.

Dolaysız vergilerin toplam vergiler içerisindeki payının gerilemesi de önemli bir sorundur. Açığı dolaylı vergilerle kapattığınızda yükü geniş halk kesimlerinin üzerine yıkarsınız.

Bu adil değildir.

Vergi adaleti hassas bir meseledir. Ekonomiyi, maliyeyi ve insanı bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.

Harcamalara da bakmak zorundayız

Orta vadeli mali plan yalnızca gelir artırmaya dayanamaz.

Devletin harcamalarını da düzenlemek gerekir. Kamu alanında gerçekleştirilecek reformlarla gereksiz ve verimsiz harcamalara müdahale edilmelidir.

Destekler ve teşvikler de buna dahildir.

Devlet ekonomiye gerçekten katkı sağlayacak faaliyetleri desteklemelidir. Buna karşılık teşvikleri kazanılmış bir hak gibi görüp üretmeden destek alma anlayışından çıkılması gerekiyor.

Bunu yapmak cesaret ister. Siyasi irade ister. Yönetme gücü ister.

Yüksek enflasyonda kimi koruyoruz?

Programda üzerinde durduğum bir başka konu hayat pahalılığı ve ücret politikasıydı.

Yüksek enflasyon dönemlerinde mevcut ücret politikasını hiçbir değişiklik yapmadan sürdürür, buna karşılık kamu gelirlerini aynı ölçüde artıramazsanız sistemi yapısal olarak krize mahkûm edebilirsiniz.

Burada yanlış anlaşılmaya yer bırakmamak gerekir: İnsanları hayat pahalılığı karşısında korumak zorundayız. Özellikle alt ve orta gelir gruplarının alım gücünün korunması gerekir.

Ancak çok yüksek gelir alan kesimlere de aynı oranlarda artış yapılması bütçeyi şişiriyor ve toplumda ciddi bir rahatsızlık yaratıyor.

Yüksek enflasyon dönemlerinde yapılan maaş artışları toplumun tamamını fakirleşmekten kurtarmıyor. Belli bir kesimin gelirini artırırken fiyatlara yansıyan katmerli artışlar düşük gelirliyi, özellikle kamu dışında çalışanları ve asgari ücretlileri daha fazla yoksullaştırabiliyor.

Bu nedenle eşel mobil sistemini yüksek enflasyon dönemleri açısından yeniden düşünürken ortaya çıkabilecek mali imkânın sosyal desteklerde kullanılmasını da tartışmalıyız.

Dar gelirliyi eğitim, elektrik veya başka sosyal destek mekanizmalarıyla daha güçlü biçimde koruyabilecek bir yapıya ihtiyaç vardır.

Yetkiyi verdiğimiz insanlar yönetmek zorunda

Seçimlerde yüzlerce insan devleti yönetmeye talip oluyor. Halk da bunların arasından 50 kişiyi seçerek Cumhuriyet Meclisi’ne gönderiyor.

Yetki oradadır.

Ülkenin gelirleri ve giderleri konusunda karar alma yetkisini kullananların, sosyal veya siyasi baskılar karşısında sürekli geri çekilmesi halinde devlet yönetilemez.

“Sendikalar izin vermiyor”, “şu kesim tepki gösterir”, “buraya dokunulamaz” diyerek yönetme sorumluluğundan kaçamayız.

Sendikalar kendi üyelerinin haklarını savunacaktır. Meslek örgütleri kendi alanlarını savunacaktır. Toplumun farklı kesimleri taleplerini ortaya koyacaktır.

Devleti yönetenlerin görevi bütün bunları dikkate alarak kamu yararı doğrultusunda karar vermektir.

Biz burayı yönetmek zorundayız.

Sayın Cevdet Yılmaz, bu borcu siz mi ödeyeceksiniz?

Programda Türkiye ile ilişkiler bağlamında özellikle üzerinde durduğum noktalardan biri de buydu.

Maliye Bakanlığı yaptığım dönemde Türkiye’nin borçlanma konusunda son derece katı bir yaklaşımı vardı. Bize gelirimizle giderimizi karşılamamız gerektiği söyleniyor, borçlanmaya dahi karşı çıkılıyordu.

Bugün geldiğimiz noktada ciddi boyutlara ulaşmış bir borçlanma var. Bu borçlanmalar Merkez Bankası Başkanı’nın onayı ve açılan ihaleler üzerinden gerçekleşiyor. Buna karşılık Türkiye’den güçlü bir itiraz duymuyoruz.

İnsan ister istemez soruyor:

Hangi Türkiye?

O dönemdeki yaklaşım bana göre doğruydu. Bizi de Türkiye’nin kaynaklarını da düşünüyordu.

Bugün ise ciddi bir borç yükü oluşmuş durumda. Bu nedenle programda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz’a doğrudan sordum:

“Türkiye mi ödeyecek kardeşim? Sayın Cevdet Yılmaz, siz mi ödeyeceksiniz? Bunu açıklayın bize. Kıbrıs TV’den soruyorum Sayın Cevdet Yılmaz’a: Siz mi ödeyeceksiniz bu borcu? Eğer ödeyecekseniz açıklayın, bilelim. Ona göre hareket edelim.”

Bu sorunun cevabı önemlidir.

Eğer Türkiye’nin böyle bir niyeti yoksa, mevcut hükümetin Türkiye’nin ismini kendi siyasi propagandasının parçası haline getirmesine de izin verilmemelidir.

Türkiye’nin söylemesi gereken son derece basittir:

Kıbrıs’ta seçim vardır. Hangi parti halktan yetki alırsa Türkiye Kıbrıs Türk halkının yanında olmaya devam edecektir.

Bu yaklaşım Türkiye-Kıbrıs Türk halkı ilişkilerini de sağlıklı bir zemine taşır.

Çünkü Kıbrıs Türk halkı Türkiye karşıtlığından medet uman bir halk değildir. Türkiye’nin de kendisini seçimler üzerinden böyle bir tartışmanın tarafı haline getirmesine gerek yoktur.

“Türkiye yanımızda” bir borç ödeme planı değildir

Esas soru hâlâ ortadadır:

Bu borç nasıl ödenecek?

“Türkiye ile iyi anlaşıyoruz” cevabı bunun karşılığı olamaz.

Bu borcu mevcut hükümet yaptı. Türkiye bu borcu zorla mı yaptırdı? Sayın Cevdet Yılmaz veya başka bir Türkiye Cumhuriyeti yetkilisi “siz borçlanın, biz ödeyeceğiz” diye bir taahhütte mi bulundu?

Bulunulduysa açıklansın.

Böyle bir taahhüt yoksa hükümetin halka anlatması gereken şey Türkiye ile ilişkilerinin ne kadar iyi olduğu değildir. Borcu nasıl yöneteceğidir.

Orta vadede borç nasıl çevrilecek? Bütçe açığı nasıl kapatılacak? Ekonomi nasıl büyütülecek? Üretim nasıl artırılacak? Devam eden altyapı yatırımlarına hangi yenileri eklenecek?

Bunların konuşulması gerekiyor.

Programda sorduğum gibi:

Bu borç nasıl kaldırılacak?

Borcun faiz yükü 34 bakanlığın bütçesinden daha yüksek bir noktaya ulaştıysa, bu halkın kaynaklarının nereye harcandığının hesabını vermek gerekir.

Hiçbir sorun yokmuş gibi davranamayız.

Kıbrıs Türk Hava Yolları tecrübesini unutmayalım

Bu noktada geçmişte yaşadığımız Kıbrıs Türk Hava Yolları tecrübesini de hatırlattım.

Sorunları zamanında çözmez, yapıyı sürdürülemez hale getirir ve birilerinin sonunda gelip faturayı üstleneceğini varsayarsanız karar verme kapasitenizi de kaybedebilirsiniz.

Uzun süre sorunlara müdahale edilmez. Ardından bir gün kalem kırılır.

Sonra yıllarca kaybettiğimiz kurumun yasını tutarız.

Bugünkü borç krizinin bir bankacılık krizine kadar uzanabilecek sonuçlar üretme ihtimalini hafife alamayız. Bir noktada “çekilin, siz beceremiyorsunuz” denilmesini bekleyemeyiz.

İplerin elimizden alınması ihtimalini ciddiye almak zorundayız.

Bu işin şakası yoktur.

Birlikte yönetmek ne anlama geliyor?

Bir program hazırlamak önemlidir. Asıl mesele o programı uygulayabilmektir.

Yapısal sorunlara müdahale ettiğinizde toplumun nasıl tepki vereceğini önceden bütünüyle kestiremezsiniz. Bu nedenle “birlikte yönetmek” yaklaşımının benim açımdan anlamı son derece somuttur:

Sürekli borç üreten ve kalitesiz hizmet sunan mevcut yapıyı toplumla birlikte dönüştürmek.

Bu süreç dayatmayla yürütülemez.

Siyasi partiler, sendikalar, ekonomik örgütler ve toplumun diğer kesimleriyle ortak bir anlayış geliştirilmesi gerekir. Herkesin belli noktalarda özveride bulunabileceği, bunun karşılığında dar gelirlinin korunacağı ve geleceğe ilişkin gelir güvencesinin güçleneceği bir toplum sözleşmesine ihtiyaç vardır.

Geçmişte reform sözcüğünün kendisi bile insanları kamplara ayırabiliyordu. Bugün geldiğimiz noktada sistemin bizi nereye taşıdığı çok daha görünür hale geldi.

Artık mesele ideolojik etiketlerden daha büyüktür.

Bu para bizim paramızdır

Programın sonlarına doğru kendi siyasi tecrübem üzerinden de konuştum.

Otuzlu yaşlarımda siyasete girdim. 36 yaşında Maliye Bakanı oldum. O dönem kamu maliyesine büyük bir hassasiyetle yaklaşıyordum.

Bugün bunu daha geniş bir çerçeveden görüyorum.

Bu para bizim paramızdır.

Verdiğimiz vergi bizim vergimizdir.

Aldığımız hizmet bizim aldığımız hizmettir.

Toplum olarak nasıl talep edersek kamu kaynakları o doğrultuda kullanılacaktır. Verginin nasıl tabana yayılacağına, devletin hangi alanlarda güçleneceğine ve kaynakların hangi önceliklere ayrılacağına ilişkin talebi de toplumun ortaya koyması gerekir.

Biz talep etmezsek, biz istemezsek birilerinin kendiliğinden bütün bu yapıyı düzeltmesini bekleyemeyiz.

Önümüzde kolay bir dönem yok.

İyi niyetle ve samimiyetle bu ülkenin daha iyi yönetilmesi için ortaya konan fikirleri tartışabilir, eleştirebilir ve geliştirebiliriz. Birbirimizi kesip biçerek, ötekiler yaratarak ve mevcut bozuk yapıdan kimin nasıl nemalanacağı hesabıyla hareket ederek ilerleyemeyiz.

Sorunların birbirine bağlı olduğunu kabul ederek işe başlamalıyız.

Sistem bir bütündür. Çözüm de bütünlüklü olmak zorundadır.

Yorum bırakın