Baykan Gürses Özdağ ile röportajım… 

4 Temmuz 2016, Havadis Gazetesi

  • Hükümet başarılı mı? Hataları ne?  Piyasaya bütün borçlar ödendi mi?
  • Kamu-özel işbirlikleri…
  • Su konusunda gelinen aşama…
  • Ekonomik büyüme…
  • Solun ekonomi çıkmazı…
  • Türkiye’nin rolü…
  • KKTC’deki vasatlar koalisyonu…

Soru: UBP-DP hükümeti göreve başlayalı neredeyse 3 ay oluyor. Sizce nasıl gidiyor hükümetin işleyişi?

Özgür: Bu hükümet yola çıkarken iktidarını yeni bir vizyona dayandırmadı, klasik sağ anlayışı geliştiremedi. Programında birincil projesini Türkiye’nin desteğini sürekli kılmak şeklinde açıkladı. Kastettikleri Türkiye ile protokolün imzalanması, kaynak akışının sağlanması ve mevcut yapının bu yolla idame ettirilmesi idi. Hâlbuki önemli olan Türkiye’nin desteğini yerinde kullanıp sistemimizi güçlendirmek ve federal çözüm koşullarına hazırlanabilmektir.

Değişim perspektifi ile bugünden yarına daha iyi bir toplum ve sistem tahayyülünüz olmaksızın bir hükümet kurarsanız tek hedefiniz bir sonraki seçimde daha fazla oy almak olur. Gelecek nesillerin kayıpları ise pek dikkate alınmaz. 3 aydır halkımız yanlış zeminde kurulmuş bu hükümetin vahim hatalarından mustariptir.

Soru: Nedir size göre hükümetin bu hataları?

Özgür: Her şeyden önce hükümetin harcama politikası tam bir fiyasko. Kamu kaynakları etkin ve verimli kullanılmıyor. Mali kriz yokmuş gibi hareket ediliyor. Hâlbuki daha geçtiğimiz haftalarda mali krizi aşmak üzere Türkiye ile bir protokol imzalandı. Kamu kesimi borçlanma gereğinin 790 milyon TL’ye, faiz hariç yerel bütçe açığımızın 100 milyon TL’ye düşürüleceği taahhüt edildi ve karşılığında Türkiye’den 3,5 milyar TL’ye kadar hibe ve kredi temin edildi.

İmzalanan kredi anlaşmasına göre her ay yaptığımız yeni istihdamları Türkiye’ye raporlamak zorundayız. Türkiye de bu raporlara bakıp bütçe açığımız için bize kredi kullandıracak. İç borcumuz 5 milyar TL’yi aşarak bütçemizin yüzde 114’üne ulaştı. Tüm bunlar kamu harcamalarında disiplini ve bütçe dışı harcamalar öncelikli olmak üzere en yukarıdan başlayarak toplam devlet giderlerinin kontrol altında tutulmasını ve düşürülmesini temel meselemize dönüştürüyor.

Hükümet ise bu bilinçten yoksun hareket ediyor. Müdür ve müsteşar atamaları devletin değil hükümetteki partilerin ve hükümeti destekleyen bağımsız milletvekillerinin bir sonraki seçime dönük beklentilerine göre şekilleniyor.

İki günlüğüne müdür atanıp görevden alınarak birkaç ay sonraki emekliliğinde 1,140 TL daha fazla emekli maaşı ve 60 bin TL’nin üzerinde fazladan ikramiye alacak kişiler var. Geçtiğimiz hafta üç edebiyatçı ve bir mimar, Başbakan’a danışman olarak atandı. Üstelik bizim yapısal dönüşüm sürecinde ihtiyaç duyulacak ekip için 2016 bütçesinde yer verdiğimiz kadrolar bu maksatlar için kullanılmakta.

Sayıştay Başkanı ve üyelerinin maaşları yasal düzenlemeyle artırılıyor. Tüm bu yanlış uygulamalar balık baştan kokar dedirtiyor. Sanki de batan geminin mallarını bedava dağıtıyorlar gibi bir görüntü çıkıyor ortaya. Bu koşullarda hükümetin halkı değişim konusunda motive etmesi mümkün değil. Tam aksine bu furyadan bir kazanç elde etme bencilliği ön plana çıkıyor.

Soru: Hükümet yetkilileri piyasaya olan tüm borçları kapattıklarını söylüyor. Buna ne diyeceksiniz?

Özgür: Bu bir illüzyondur. Türkiye ile imzalanan protokolün ardından böyle bir rahatlama olacağını biliyorduk. Ödemeler daha ziyade Türkiye kaynaklarıyla yürütülen projelerin hak edişleridir. Belli başlı alanlarda yaşanan rahatlama ise geçicidir.

Örneğin tarımda kalıcı tedbirler alınması hâlâ bir zorunluluktur. Bütçede tarıma ayrılan kaynak 2015’ten kalan borçları kapatmak için kullanılmıştır. 2016 ödemeleri için yeni kaynak yaratmanın tek yöntemi hâlâ reformları hayata geçirerek reform destek ödeneği kapsamında şartlı olarak bize sunulan 200 milyon TL’den yararlanmaktır.

Yapısal sorunlar nedeniyle bütçede ödeneği olmadığı halde harcama yapmak durumunda kaldığımız alanlarda mali açık devam ediyor. Hükümet eğer övünecekse, bu alanlarda gerçekleştireceği reformlarla övünmeli.

Borç faizi ödenmesi halinde bu bir övünme sebebi sayılmalı. Bütçe açığına yapılan dış destekle rutin ödemeleri yapmanın övünülecek bir tarafı yoktur.

Soru: Türkiye ile imzalanan protokollerde en çok tartışılan özelleştirme konusu oldu. Bu konuda bizi neler bekliyor?
Özgür: Parti olarak KIB-TEK’te işletme devrine gerek olmadığı düşüncesindeyiz. Kamu bütçesinin yetersiz kaldığı alanlarda altyapı yatırımları için özel sektörle işbirliğine sıcak bakıyoruz. Bu işbirliklerinin doğru hukuki zeminde ve kamu gücünü etkin kullanacağımız yapıda olması gibi birtakım hassasiyetlerimiz var.

Kamu-özel ortaklığı modeli Türkiye’de başarı ile uygulanıyor. Türkiye’nin bu alandaki tecrübesi bizi de etkiliyor. Dünya Bankası’nın 2016 verilerine göre Türkiye 2015’te 44,7 milyar dolarla en fazla kamu-özel yatırımı gerçekleştiren ülke oldu. 7 büyük proje ile toplam küresel yatırımların yüzde 40’ını oluşturdu.

Meselenin esası aslında özelleştirme değil özel kaynakları devreye sokup ekonomik büyüme hedefine yakınlaşabilmektir. AB, 2015’te yüzde 1,5 büyüyebildi. 2016 öngörüsü ise yüzde 1,6’dır. Brexit de dâhil serbest dolaşımın sınırlandırılması talepleri, İslamofobi gibi sorunların temelinde düşük büyüme oranları var.

Ekonomi büyümeyince sosyal ve siyasal krizler tetikleniyor, çünkü ekmek küçülüyor. Eşitlik ve özgürlük mücadelesinde hegemonya karşıtı bilinç ve bu bilinci yayma çabaları maddiyatla ölçülemez ancak siyasal alanda bu mücadeleye katkıda bulunanların iktidar projelerinde ekonomik büyümeye yer vermemeleri gibi bir durum da düşünülemez.

Halka hizmette özel yatırımların önemi kadar kamu adına hassasiyetlerin gözetilmesi noktasında da toplumu bilinçlendirme ve uygulamaları yönetme hakkını demokratik zeminde elde etme sorumluluğu bizim için esastır.

Soru: KKTC ekonomisi nasıl büyütülebilir? Çarenin özelleştirme olduğunu mu söylüyorsunuz?

Özgür: Büyüme yatırımlarla olur. Kamu, kamu-özel yatırımı ya da özel yatırım, fark etmiyor. Biz “Orta Vadeli Programı” hazırlarken en az yüzde 5 büyüme öngördük.

Milli gelirimizin yüzde 20’si kadar yatırımla ancak bu büyüme oranlarını yakalayabiliriz. Bunun ¾’ü özel ya da kamu-özel yatırımlar olmalı çünkü kamunun tek başına yatırım kapasitesi çok sınırlı. Özel sektörün hangi alanlarda yatırım yapabileceğini öngörmek ve bu yatırımların önünü açmak siyasetin işidir.

Örneğin su alanında kamu-özel ortaklığı ile önümüzdeki 5-6 yılda 1 milyar TL’ye yakın yatırım öngörüsünde bulunduk.

Bu yatırımları önemsizleştirirseniz bu kez ekonomi büyümeyeceğinden birtakım haklı hassasiyetleriniz nedeniyle kaş yapayım derken göz çıkarmış olursunuz. O nedenle su konusunda uluslararası anlaşmalara bağlı ve net tavırlar sergilenmesi gerekir.

Siyasi liderliklerin yan yollara saparak bu alanda topluma hizmet götüremeyeceği bilinmeli, kararlılık esas olmalıdır. Belediye yönetimlerinin sürece katılımı ve katkıları da göz ardı edilmemelidir. Hükümetin bu konuda zayıf kaldığı gibi bir gözlemim var. Belediyelerin geçiş dönemi sonrası yeni sisteme giriş için gerekli kararları hızla üretmesi gerekiyor.

Diyalog eksikliği ortamında 2011-2012 döneminde yaşanan LTB dersinin beş beteri örnekler yaşanabilir, pek çok belediyede Haziran 2018’den önce erken seçime gidilmesi dahi gerekebilir. Hükümetle belediyeler karşılıklı saygı ve anlayış temelinde bu süreci ele alabilmeli.

Bu ortak anlayışla geçiş döneminde hükümet mali krize düşmemeleri için belediyeleri desteklemelidir. Eş zamanlı olarak yerel yönetimler reformu da hızlı bir şekilde hayata geçirilmelidir.

Kör dövüşüne girilirse makroekonomik hedeflerden uzaklaşmakla kalmayacağız, gerginliklerden ötürü demokrasimiz de ciddi yaralar alacaktır.

Bir diğer kamuyu ilgilendiren özel yatırım alanı yenilenebilir enerjidir. Dünyada 2015’te 9,4 milyar dolarlık güneş enerjisi yatırımı yapıldı. 2010-2014 döneminde bu alandaki toplam yatırımlar 5,4 milyar dolar idi. Geçen 4 yılın toplamına oranla bir yılda yüzde 72 artış yaşandı. Bizde de siyasete düşen görev bu gibi revaçtaki yatırımların önünü ülkemizde açmaktır. Büyük sisteme bağlanmaksızın yatırımların önünü açamayacağımızdan kablo projesi öncelikle bu yönüyle değerlendirilmelidir. Haberleşme alanında da kamu olarak hazırlıklarımızı tamamlayamadığımız için yatırımların önünü açan değil yatırımcıları ve dolayısı ile toplumumuzun dünyadaki dijital eşitliği engelleyen pozisyonundayız. Halkımızın esenliği için bu gibi işlere yoğunlaşmamız şarttır.

Ekonomik konularda fili tuttuğumuz yerinden tarif etmeye devam edersek toplumun dinamik güçleri Özker Özgür’ün deyişiyle torbaya doldurulmuş kediler misali birbirlerinin gözlerini çıkarmaya çalışırlar.

Büyük resme odaklanır ve meseleleri halkımızın esenliği için ekonomik büyüme perspektifiyle değerlendirmeyi başarırsak hem kalkınma hamlelerinde birbirimizi denetlememiz kolay olur hem de sürerdurumcuların artık klasikleşmiş bizi birbirimize düşürme oyununa da gelmemiş oluruz. Solun her iktidara gelişinde kendi içinde ekonomik konularda konsensüs oluşturamaması sonucunda sağcı partiler taş üstüne taş koymadan iktidarı devralıyor. Bu kısır döngüyü kırmamız gerekir.

Soru: Türkiye’yi nasıl konumlandırıyorsunuz bu süreçte?
Özgür: Türkiye bizi imzalanan protokollerde öngörüldüğü çerçevede mali yönden denetlesin. Kendi kaynaklarının etkin kullanımını sağlamak bizim kadar Türkiye’nin de sorumluluğudur. İç siyasetimizden ise alabildiğine uzak dursun.  Koordinasyon Ofisi tartışması yaşadık yakın geçmişte. Şimdi Anayasa Mahkemesi’ndedir ancak bizim hukuki değil siyasi yönleriyle konuyu değerlendirmemiz gerekir.

Onay yasası Meclis gündemindeyken Büyükelçilik mensupları mali destek sağladıkları muhtarlara, belediye başkanlarına, spor kulüplerine ve derneklere kendi hazırladıkları bildirileri göndererek “bunları yayınlayın” dedi. Bu demokrasimize müdahaledir. Anlaşmanın içeriği de siyaseten buram buram entegrasyon kokmaktadır. Ankara’da oluşturulan gençlik politikaları artık burada da uygulanacak.

Zaten mali bağımlılık nedeniyle sıkıntılı olan Türkiye’nin siyasetimiz üzerindeki etkileri bu anlaşmayla resmi düzeyde politika belirleme safhasına taşınıyor. Hâlbuki Türkiye ile iyi ilişkiler ve sağlanan destekler bizim toplumsal varlığımızı geleceğe taşımamıza dönük olmalı.

Toplumsal alanda varoluşumuza ilişkin tehdit algısı oluştuğu vakit lehimize gelişebilecek konularda da verimsiz tartışmalar yaşanmakta ve siyasetin düzeyi düşmektedir.

“Türkiye neylerse güzel eyler” diyenlerle Türkiye karşıtlarının cepheleşmesi sürerdurumun devamından yana olanların işine yarıyor. Bu zeminde ne mali disiplini konuşabilirsiniz ne de diğer sosyal ve ekonomik meseleleri.

Yapısal dönüşümün ne olduğu ve nasıl hayata geçirileceği üzerine hiç kafa yormamış siyasetçiler elini kolunu sallayarak gelir Başbakan olur, Türkiye ile protokollere imza atar, kaynak akışını temin eder ama diğer yandan mirasyedi çılgınlığıyla da kaynakları har vurup harman savurur.

Toplum da bir arpa boyu yol kat edemez, sağcı ve solcu unsurlarıyla vasatlar koalisyonu ülkenin kaderini tayin edecek zemine erişir.

Mantıken Türkiye karşıtlığının zemin kazanmasından Türkiye rahatsızlık duyabilir ancak onun kadar Türkiye sevgisinin de siyasi bir araca dönüştürülmesinden ve iyi niyetin suiistimal edilmesinden de yine en çok onların rahatsız olması beklenir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s