
23 Ekim 2026 tarihinde Kanal Sim’de yayımlanan Serhat İncirli ile Günaydın Kıbrıs programına konuk oldum. Serhat İncirli ile siyasete yeniden daha aktif katılma kararımı, ülkenin içinde bulunduğu durumu, seçim sürecini, gençlerin geleceğini ve Türkiye ile ilişkileri konuştuk.
Yeniden sorumluluk almak
Siyasete yeniden daha yoğun biçimde katılma kararı almak kolay olmadı. 2018’den sonra siyasetle ilişkim daha düşük bir tempoda devam etti. Ancak ülkenin içinde bulunduğu durum, geçmiş tecrübeleri biraz daha fazla ön plana çıkarmayı gerektiriyor. Bu ülke kötü yönetiliyor. Daha iyi yönetilebilmesi için yapılması gereken işler var. Benim de bu çorbada bir tuzum olabilir mi düşüncesiyle yola çıktım.
CTP üyeleri beni milletvekili aday listesine koydu. Kendilerine teşekkür ediyorum. 6 Aralık’ta halkımızın vereceği karar doğrultusunda, ister Meclis’te ister dışarıdan, sürece mümkün olduğunca katkı yapmaya çalışacağım.
Siyasete güven neden azaldı?
Bugün siyasete duyulan güvensizliği ülkenin yönetilme biçiminden ayrı düşünemeyiz. Ekonomik, mali ve sosyal anlamda ciddi sorunlar yaşıyoruz. Çocuklarımızın çalmanın, çırpmanın marifet olduğunu öğrendiği bir ortam oluşuyor. İnsanlar bundan bıktı.
Nereye el atsanız rüşvet vermeden iş yapılamayacağı yönünde bir algı var. Her durumda bunun böyle olduğunu söylemiyorum. Ancak toplumda yolsuzluğun ve talanın başını alıp gittiği düşüncesi yaygınlaştı. Siyasete güvensizlik de bu ortamda büyüdü.
Binalar yükseliyor, üretici sıkışıyor
Meseleyi yalnızca bu algı üzerinden de okuyamayız. İskele’de büyük büyük binalar yapıldı. Güzel yapılaşmaya karşı çıkacak halimiz yok. Ama altyapı yok. O binalar dolduğunda, altyapının olmadığı koşullarda yaşayabileceğimiz sorunları düşünmek bile istemiyorum. Ülkenin doğusundan batısına insanımız pek çok sorunla karşı karşıya.
Portakal satılmıyor deniliyor. Niye üretiyoruz? Bunun cevabı bile yok. İnsanımız, ürettiğini satamayan bir ülkenin üreticisi durumuna düşürüldü. Çiftçimiz, hayvancımız sınırın diğer tarafındaki üreticiyle konuşuyor; elektriğe, suya ne kadar ödediğini, ürettiğini kaça sattığını biliyor. Biz çok yüksek maliyetlerle üretmeye çalışıyor, düşük fiyatlara satıyoruz.
Hayat pahalılığını sadece izlediler
İnsanlar siyasetten çözüm bekliyor. Pandemi yaşandı, büyük sıkıntılar yaşandı, enflasyon aldı başını gitti. Bu hükümet hayat pahalılığıyla mücadele konusunda kılını bile kıpırdatmadı. Sadece izledi. Mücadeleyi kamudaki ücret politikasına endeksledi.
Oysa hayat pahalılığıyla mücadele, farklı alanlarda ciddi programların uygulanmasını gerektiriyordu. Enerji alanında yenilenebilir enerjinin önünü açmak da bunun bir parçasıydı. Uzun süreli çaba gerektiren işlerle ilgilenmeyen, günübirlik işler üzerinden göz boyamaya çalışan bir siyaset anlayışıyla buraya geldik.
Cennetten tapu vaat etmek
Şimdi de halka vaatler sunuluyor. Ben bu işi lise kaptanlık seçimine benzettim. Çocuk avutma gibi bir meseleye döndü. Halka cennetten tapu vaat ediliyor ama mali yapı çökmüş durumda. Sistem dönmüyor, borçlanma sınırına ulaşılıyor.
CTP’ye de “Somut projeniz yok mu, bir şey vaat etmeyecek misiniz?” diye soruluyor. Bu durumdaki bir mali yapıda, göreve gelmeden mali sonuçları olan vaatlerde bulunmayı doğru bulmuyorum. Önce durumu tespit etmeniz, yapıyı nasıl ayağa kaldıracağınızı planlamanız gerekiyor. Sistemi nasıl güçlendireceksiniz? Dar gelirli yurttaşlar için ne yapacaksınız?
CTP’nin mağduriyetleri giderme ve dar gelirli insanları kriz koşullarında koruma konusundaki ideolojik duruşu nettir. Ancak bugünkü koşullarda sürekli somut vaat talep edilmesini sağlıklı bulmuyorum.
Gençlere vaat, sırtlarına borç
İş, Çetin Sadeli’nin parodisindeki “Beraber yeyceyik” anlayışına vardı. “Biz yedik, size da bir şeyler verelim” mantığıyla vaatler sunuluyor. Gençler için yapmamız gereken bu değil. Bugünkü borçlanmalarla, gençlere vaat edilenlerin katbekat üzerinde bir borcu onların sırtına yüklüyoruz. Bir taraftan çocukların geleceğini çalıp diğer taraftan göz boyayan vaatlerle oy isteyemeyiz.
Üstelik iktidardasınız. İktidar iş yapar. Bunları vaat etmek değil, uygulamak düşer size. Yıllarca gençlere ve dar gelirli insanlara yönelik adım atılmayacak, seçime birkaç gün kala vaatler ortaya konulacak.
Ben bu vaatlerin toplumdaki karşılığını izledim. Gözlemim, ters teptiği yönündedir. Kıbrıs Türkü genciyle, yaşlısıyla, orta yaşlısıyla “Hadi oradan”, “Biz bunu yutmayız” dedi. Bu vaatlerden sonra kamuoyundan edindiğim izlenim, halkın değişim yönünde kararını verdiğidir.
Halk kendi iradesine sahip çıkıyor
Kıbrıs Türkü yalanı, dolanı istemiyor. Taşeronluk da istemiyor. Ankara söyleyecek, buradakiler papağan gibi tekrarlayacak; bizim sözümüz dinlenmeyecek, siyasi irademiz hiçleştirilecek. Halk bunu kabul etmiyor. Seçtiğimiz insanların bu ülkeyi yönetmesini istiyoruz ve bunun için elimizi taşın altına koymaya hazırız.
Aynı halk, CTP’ye de Türkiye ile kavga etmemesi yönünde bir uyarıda bulunuyor. Tablo açıktır: CTP’ye çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Hem yaratılan enkazı kaldıracak hem eğitimde, sağlıkta, altyapıda ve üretimde iğneyle kuyu kazarak ülkenin önünü açacak. Hesap verecek, hesap soracak.
Gençler neden gitmek istiyor?
Gençlerin geleceğini başka ülkelerde araması artık bir zorunluluk haline geldi. Böyle bir yönetimi kimse hak etmiyor. Her ülkede sorun olabilir. Ancak sorunları çözmek için ciddiyetle çalışan bir yönetimin bulunması, insanları o ülkeye bağlar.
Bir taraftan gelecek kaygısı yaşarken diğer taraftan ülkenin vurdumduymaz ve sorumsuz biçimde yönetildiğini görmek insanı çileden çıkarır. Hayatının başındaki bir insan, böyle bir durumu kendi hayatına mal etmek istemez. Fırsatı varsa gitmeye çalışır.
Bu noktada demokrasiden başka çare yoktur. Gençlerin bu ülkede daha mutlu yaşayabileceği, üretebileceği ve kazanabileceği koşulları yaratmak zorundayız.
Türkiye ile neden kötü ilişki kuralım?
CTP’nin Türkiye ile kötü ilişkiler kuracağı yönündeki propagandanın bir zemini yoktur. CTP bu ülkeyi iyi yönetmek isteyen bir partidir. Halkımıza karşı sorumluyuz. Halkımıza bir program ve bu sistemi iyileştirmeyi vaat ediyoruz. Bu çabayı ortaya koyarken Türkiye ile sağlıklı ilişkiler kurmak da önemlidir.
Türkiye adına konuşarak “Para alamayacaklar, maaş ödeyemeyecekler” demek doğru değildir. Türkiye’den bu yönde yapılmış bir açıklama yoktur.
Ünal Bey veya Erhan Bey Türkiye adına konuşuyor diye ben de çıkıp “Türkiye, CTP’ye ‘Bizi bu hırsızlardan kurtarın’ diyor” mu demeliyim? Ağzı olan konuşacaksa biz de mi böyle konuşalım? Türkiye’nin böyle bir yaklaşımı yok. Ne benim örnek olarak söylediğim doğrudur ne de onların söylediği. Türkiye’den bu yönde bir beyanat yokken, kendi siyasi iddialarımızı Türkiye’nin görüşü gibi sunamayız.
Benim aktif siyasette bulunduğum dönemde Türkiye’nin bize önerdiği yaklaşım, sorunları orta vadeli bir programla ele almak, kamu maliyesini güçlendirmek ve yapısal reformları hayata geçirmekti. Yaklaşım bu çerçevedeyse Türkiye ile çok güzel anlaşacağız.
Çelik gibi bir irade gerekiyor
Bir yıllık programlarla yürütülen mali yardım ilişkisi sorunlarımızı çözmüyor. Hazırlayacağımız üç yıllık programı Türkiye’nin önüne koyabilir, borç yönetimini ve sistemin güçlendirilmesi için yapılması gerekenleri gerekli işbirliği çerçevesine oturtabiliriz.
Benim esas endişem, bizim mali disiplin ve yapısal reformlar konusunda çelik gibi bir iradeye sahip olmamız gerektiğidir. Bunu birlikte yönetme prensibiyle, toplumun farklı kesimleriyle ilerletmeliyiz. Şeffaflık ve liyakat dediğimizde buna hayır diyecek bir dış çözüm ortağı söz konusu olamaz.
Finansman için yeni kapılar açmalıyız
Avrupa Birliği ile ilişkilerde de çözüm yönünde ortaya koyduğumuz iradeyi değerlendirmeliyiz. 2004’te Kıbrıs Türk halkına verilen sözleri yeniden hatırlatabileceğimiz bir zemin vardır. Kıbrıs Türk ekonomisine daha etkin katkı yapılmasını, mevcut imkânların geliştirilmesini ve finansman alanında yeni kapıların açılmasını takip etmeliyiz.
Krediye erişim özel sektör için ciddi bir sorundur. Kamunun iç borçlanması bu erişimi daha da zorlaştırıyor. Kötü yönetim yalnızca kamuyu batırmıyor; bankacılık sistemini ve özel sektörü de daha zor koşullarda çalışmaya itiyor. Bütün bunları sabırla, adım adım düzeltmek gerekiyor.
Bu bizim ülkemizdir. Kendi ülkemizi ne kadar iyi yönetirsek, Türkiye başta olmak üzere dışarıyla ilişkilerimiz de o kadar iyi olur. Sorumluluğumuzu bu anlayışla ele almak zorundayız.